Ana içeriğe atla

İkinci Dünya Savaşı Dönemi Denge Politikasının Ekonomiye Etkileri


  

İkinci Dünya Savaşı Dönemi Denge Politikasının Ekonomiye Etkileri

ÖZET

Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapılan antlaşmaların galip devletlerin çıkarlarını koruması ve barışı korumak için kurulan Milletler Cemiyeti’nin işlevsiz kalması, yeni bir savaşa zemin hazırlamıştır. Türkiye savaş döneminde uyguladığı “denge politikası” ile kendisini savaşın dışında konumlandırmıştır. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na fiilen girmemesine rağmen, savaşın getirdiği politik, ekonomik ve sosyal zorluklardan ziyadesiyle etkilenmiştir. Bu yazıda Türkiye’nin savaş ekonomisine geçmek için yaptığı düzenlemeler ve reformlar incelenecektir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında uygulanan denge politikasının ekonomiye etkileri değerlendirilecektir.

Anahtar Kavramlar: Denge Politikası, İsmet İnönü, İkinci Dünya Savaşı, Savaş Ekonomisi

GİRİŞ

Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, galip devletler mağlup devletlere kabul edilemez antlaşma maddelerini, zorla kabul ettirerek savaşı nihayete erdirdi. Almanya, Versay Barış Antlaşması'na aykırı davranarak, askersizleştirilmiş Ren bölgesine asker çıkarttı. Nazizm’in yükselişi ve Almanya'ya egemen olması, Versay Barış Antlaşması'nın en önemli sonuçlarından biridir. Antlaşma bir teslimiyet içeriyordu ve dönemin koşulları Nazizm’in güç kazanması için uygundu.  Akılsızca yapılan bir barış her zaman daha büyük savaşlara sebep olur.  Almanya'nın yayılmacı ve saldırgan politikası sadece Ren bölgesine asker çıkartılması ile sınırlı kalmayacaktı. Almanya, 1938 yılında Avusturya'yı ilhak etti. Ardından Çekoslovakya'dan toprak talep edildi.  Dünya barışının korunması için Münih Konferansı'nda Çekoslovakya'nın Südet bölgesinin Almanya'ya verilmesi kabul edildi. (İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya) Bunu İngiltere ve Fransa'nın, Almanya'yı yatıştırma politikası kapsamında vermiş oldukları bir imtiyaz olarak değerlendirebiliriz. Yatıştırma politikası, uzun vadede bekleneni vermedi ve Almanya, Çekoslovakya'yı işgal etti.  İngiltere ve Fransa, Alman yayılmacılığına tolerans gösterilmemesi görüşünde birleştiler.  Polonya'ya sınır güvenliği konusunda garanti verdiler. Ancak 1939 yılında Almanya'nın Polonya’yı işgal etmesi üzerine İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan ettiler.


İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI

1939-1945 yılları arasında cereyan eden küresel bir askeri çatışmadır. Fransa-Almanya sınırındaki çatışmalar ise savaşın başlangıcından bir yıl sonra meydana gelmiştir (10 Mayıs 1940). Savaşın taraflarını Almanya, İtalya ve Japonya’yı içerisine alan Mihver Devletler ile İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri’nden içerisine alan Müttefik Devletler oluşturuyordu. Aslında savaş başlamadan önce devletler taraflarını seçerek ittifak girişimlerine başlamışlardır. İlk olarak Almanya ve İtalya, 25 Ekim 1936 tarihinde iş birliği antlaşması imzalayarak Berlin-Roma Mihver ittifakını oluşturdular. Bu ittifak ilanının ardından Nazi Almanya’sı ve Japonya İmparatorluğu, Sovyetler Birliği’ne yönelik Anti-Komitern Paktı imzaladılar. Son olarak Almanya, İtalya ve Japonya imzaladıkları Üçlü Pakt ile Mihver İttifakını resmileştirdiler (27 Eylül 1940).

Aynı durum, Birinci Dünya Savaşı öncesinde de karşımıza çıkmaktadır. Savaş öncesi dönemde menfaat ve çıkar çatışmalarından ötürü devletler arasında bloklaşmalar görülmüştür. Sömürgecilik yarışı ve nüfuz mücadeleleri devletler arasındaki çekişmeleri üst noktaya taşımıştır.  Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya (Bağlaşma Devletleri) arasında ortak çıkarlar doğrultusunda Üçlü İttifak Antlaşması imzalandı (1882). Bu birlikteliğe karşılık İngiltere, Fransa ve Rusya (Anlaşma Devletleri) arasında ise ortak menfaatler doğrultusunda Üçlü İtilaf Antlaşması imzalandı (1907).

İkinci Dünya Savaşı, “Demokrasi Cephesi” olarak nitelendirilen Müttefik Devletler galibiyeti ile sonuçlandı. Bu sonuç yalnızca Almanya, İtalya ve Japonya’nın yenilgisi anlamına gelmiyordu. Bu ülkelerin ideolojileri olan Faşizm ve Nasyonal Sosyalizmin de yenilgisini ifade ediyordu. Savaş sonrası dönemde kapitalist ve sosyalist ideolojilerin mücadelesi ortaya çıkmıştır.

SAVAŞIN TARAFLARI İLE YAPILAN ANTLAŞMALAR

19 Ekim 1939'da Türkiye, Fransa ve İngiltere ile bir ittifak anlaşması imzaladı. Buna göre Akdeniz'de bir savaş çıkarsa üç devlet yardımlaşacaklardı.[1] Bu ittifak antlaşmasına dayanarak savaşın ilerleyen dönemlerinde Türkiye'ye savaşa girmesi yönünde baskılar yapılacaktır. İtalya'nın İngiltere ve Fransa'ya savaş ilan etmesi üzerine Türkiye'nin de savaşa dahil olması gündeme geldi. Türkiye ise savaşa girmeyeceğini ve tarafsızlığını duyurdu. Türkiye, savaşın son dönemlerine kadar bu kararlığını sürdürecektir. Savaşın sonunda ise uluslararası çıkarları doğrultusunda hareket ederek Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiştir.

22 Haziran 1941 günü Türk-Alman Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın İngiltere ve Fransa ile yapılan ittifaka aykırı olmadığı belirtilmişti.[2] Burada Türkiye’nin, savaşın güç merkezlerine karşı yürüttüğü tarafsızlık politikasını görüyoruz. Diğer antlaşmalar ile çelişmemesi önemli bir noktadır. Böylece Türkiye’nin, savaşa girmesi yönünde yapılan çağrılara karşı koymasının hukuksal dayanağı sağlanıyordu.

30 Ocak 1943’te İngiltere Başbakanı Churchill gizlice Adana’ya geldi ve İnönü ile görüştü. Yılın sonunda, Aralık’ta İnönü, Kahire’ye çağırıldı, orada Churchill ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Roosevelt ile görüştü. İnönü’ye 1939 İttifak Antlaşması gereğince Türkiye’nin savaşa katılması söyleniyordu. Churchill yeni cepheyi Balkanlar’da açmak istediği için bu konuda ısrarlıydı.[3]



MİLLİ ŞEF İSMET İNÖNÜ’NÜN TUTUMU VE DENGE POLİTİKASI

İnönü, Türkiye’nin sınırlarına saldırılamayacağını hesaplarken, bunun bedelini de kabul etmektedir. Türk topraklarının bir karışını bile vermemeye kararlı olan İnönü, herhangi bir başka ülkenin topraklarına göz dikmesine ise kesinlikle karşı bir politika izlemiştir. Serüvenci yaklaşımlardan uzak durmuştur[4] Türk hükümeti, denge politikası kapsamında savaşın tarafları ile iş birliğini sürdürerek toprak bütünlüğünü korumayı amaçlamıştır. Türkiye’nin savaştan herhangi bir beklentisi yoktu. Burada, Mustafa Kemal Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine bağlı kalarak, güç merkezleri arasında denge kurma eğiliminde olan bir Türkiye görüyoruz.

Bütün baskılara rağmen Türkiye savaşa katılmamış ve Türk hükümeti eleştirilerin odağı olmuştu. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Türk hükümeti, savaşın getirdiği ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel sıkıntıları biliyorlardı.  Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda istikrarlı bir tarafsızlık politikası uygulamıştır. Bu tarafsızlığı, savaş dışı kalmak olarak değerlendirebiliriz. Türkiye’nin savaşa müdahil olmamak için yürüttüğü politikalar bütününü “denge politikası” olarak tanımlıyoruz. Bu politikada Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda değişimler olmuştur. Savaşın son dönemlerinde Türkiye, Japonya ve Almanya’ya savaş ilân etmiştir. Fiilen bir savaşa girilmemiştir, göstermelik bir ilân olmuştur. Savaş ilânı Türkiye’nin, San Francisco Konferansı’na katılmasını ve Birleşmiş Milletler (BM) üyeliğine kabul edilmesi sağlamıştır. Ayrıca yoğun şekilde Sovyetler Birliği (SSCB) tehdidi altında olan Türkiye’nin, İngiltere ve Fransa’nın desteğini alması daha kolay olacaktı.

Savaşın başlamasıyla beraber Türkiye’nin ekonomisi bu süreçten çok çabuk etkilendi. Türk ekonomisi 1939-1945 arasında savaşa girmiş ülkeler kadar hatta çoğu zaman daha fazla savaşa tepki verdi.[5] Uluslararası alanda denge politikası ile amaçlanan başarı belli ölçüde sağlanırken ekonomide büyük zorluklarla karşılaşılmıştır. Savaşa girmemesine rağmen dünya ekonomisindeki bunalım ve darlıktan Türkiye de nasibini aldı. Bir başka ifade ile savaş ekonomisinin zorluklarını fazlasıyla hissetti. Savaş dönemleri her zaman ekonomik alanda daralma ve gerilemeyi beraberinde getirir. Türkiye, bir yandan her an savaşa girecekmiş gibi tedbirler almakta diğer yandan ise savaş koşullarından minimum düzeyde etkilenmek için reformlar yapmaktadır. Bunu savaş ekonomisine geçmek için yapılan düzenlemeler olarak ifade edebiliriz. Türk denge politikasının ekonomiye etkilerini ve bu doğrultuda uygulanan reform ve tedbirleri değerlendireceğiz.

SAVAŞ EKONOMİSİNE GEÇMEK İÇİN YAPILAN DÜZENLEMELER

Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisi, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, Köy Enstitüleri ve Millî Eğitim Bakanlığı'nın "liberal", hümanist ve aydınlanmacı kültür politikası, belli bir küçük burjuva reformlarının etkili olduğu atılımlar olarak yorumlanabilir.[6] Bu düzenlemeler ve reformlar, uygulamaya geçirildikten sonra zaman içerisinde amaçlarından sapmıştır. Türkiye’nin politika tarihi açısından önemli olaylara zemin hazırlamışlardır.

        I.     Milli Koruma Kanunu   

Refik Saydam hükümeti, savaşın başlaması üzerine, ekonomiyi ve fiyatları denetim altına almak için 18 Ocak 1940’ta Milli Koruma Kanunu’nu çıkarttı. Böylece bir savaş ekonomisi uygulaması başladı.[7] Hükümet enflasyonu önleyememiş, ithalat hacmi daralmış ve üretim azalmıştı. İthalat hacminin daralması malların karaborsaya düşmesine sebebiyet veriyordu.  Milli Koruma Kanunu ile devletin ekonomiye doğrudan müdahale etmesi sağlanmıştır. Milli Koruma Kanunu ile fiyatların denetlenmesi ve karaborsacılığın önlenmesi amaçlanmıştır.
Bu sistem ne kusursuz işlemiş ne de tamamen iflas etmiştir. Asker ucuza beslenmiş ve giydirilmiş; kentli nüfus ise gelir sınırları fazla zorlanmadan ekmek ve kömür sağlayabilmiştir. Buna karşılık piyasa denetimine gidilen her alanda karaborsanın, istifçiliğin, rüşvet ve nüfuz ticaretinin önüne geçilememiştir.



 II.   Varlık Vergisi

Kasım 1942'de kabul edilen Varlık Vergisi Kanunu, esas olarak ticaret burjuvazisini, tali olarak da çiftçi, esnaf ve ücretlileri kapsayan; belli komisyonlarca tarh edilerek bir kereye mahsus olmak üzere toplanan, itiraz hakkı bulunmayan olağanüstü bir vergiyi öngörür. Vergi borçlarını bir ay içinde ödemeyenler, önce kamplara, sonra da çalışma yükümlülüğüne tabi tutulmak üzere Aşkale'ye sevk edildiler.[9] Varlık vergisi, önlenemeyen enflasyonu, haksız kazançları, artan fiyatları ve diğer iktisadi sorunların çözülmesi amacıyla çıkartılmıştır. Ancak çözümden daha çok insani açıdan hoş olmayan ve çağ dışı uygulamaların beraberinde getirmiştir. İnsanların tek seferlik bir ödeme için bedenen mecburi çalıştırılması kabul edilebilir bir uygulama değildi.

Varlık Vergisi, 15 Mart 1944'te kaldırıldı. Eşitliğe aykırı ve baskılayıcı bir vergidir.[10] Avrupa’dan gelen tepki ve baskı üzerine kaldırılmıştır.


        III.  Toprak Mahsulleri Vergisi

Tarım kesimini vergilendirmek için Haziran 1943’te Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu çıkarıldı. Bu da savaş ortamının olağanüstü bir yasası olarak düşünülmüştü. Çiftçiler yetiştirdikleri ürünün %10’unu ya nakden ya aynen ödeyeceklerdi. Doğrudan devlet tarafından toplanan bir vergiydi. 1946 yılında yürürlükten kaldırıldı.[11]  Bu vergi, aşar vergisine benzetilmiştir. Ancak aşar vergisinde mültezime başvurulması gerekirken, Toprak Mahsulleri Vergisi, bizzat devlet eliyle toplanmaktaydı.
Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisini, Türk hükümeti tarafından enflasyona, haksız kazançlara ve hayat pahalılığına karşı koymak için getirilen olağanüstü vergi yasaları olarak düşünebiliriz.

        IV. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu

Kanun, adil toprak dağılımı için büyük toprak sahiplerinin mülkiyetinde olan toprakların bir bölümünün kamulaştırılmasını içeriyordu. Topraksız ya da az topraklı çiftçilere arazi olanağı sağlanmak amaçlanıyordu. Kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülürken toprak sahibi vekillerin sert muhalefetine rağmen kabul edilmiştir. Bu tasarıya muhalif olan vekiller daha sonra iktidar partisinden ayrılarak Demokrat Parti’yi kurmuşlardır. Bu kanun, Türkiye’nin plüralizme ulaşmasına zemin hazırlayan etkenlerden biri olmuştur.

        V.    Köy Enstitüleri

Maarif Vekili Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'un önderliğinde 1940 yılında kurulmaya başlayan ve savaş yıllarında hızla gelişen köy enstitüleri kurulmuştur. Köy enstitüleri yoksul köy çocuklarını hem eğitimci hem de kırsal yapıyı modernleştirecek aktif aktörler olarak köye yerleşmeyi hedefliyordu.[12]

Enstitüye alınacak çocuklar 5 yıllık köy okullarını bitirenler arasından seçiliyorlardı. Enstitüde 5 yıl okuyorlar, fakat bu öğrenimin yarısı kültür, yarısı teknik-tarım oluyordu. Öğrenciler yapı yapmasını, marangozluğu enstitü binalarını yaparak, tarım ve hayvancılığın yeni yöntemlerini öğreniyorlardır.[13] Savaş şartlarında ve ekonomik bunalım döneminde böyle bir atılım yapılması önemli bir husustur. Bu koşullarda yaklaşık 25.0000 enstitü öğretmeni yetiştirilmiştir. Toprakların tarıma ve üretime elverişli hale getirilmesi amaçlanmıştır. Gerek savaşa yönelik tedbirler açısından gerek de Türk aydınlanması açısından köy enstitüleri önemli kuruluşlardır. Köy enstitüleri, Demokrat Parti döneminde kapatılmıştır ve Türk aydınlanmasına bir darbe vurulmuştur.

SONUÇ

Türkiye, II. Dünya Savaşı sürecinde tutarlı ve tarafsız bir “denge politikası” uygulamıştır. Savaşın güç merkezleri ile antlaşmalar yaparak iş birliği yürütmüş ve kendisini fiilen savaş dışı bırakmıştır. Titiz bir şekilde yürütülen denge politikası, uluslararası alanda belli ölçüde başarılı olarak amaçlarına ulaşmıştır. Ancak ekonomisi savaşın getirdiği olumsuz koşullardan ziyadesiyle etkilenmiştir. Türkiye savaşın olumsuzluklarından minimum düzeyde etkilenmek için reformlar ve düzenlemeler yapmıştır. Her an savaşa girecekmiş gibi tedbirler alınmış ve savaş ekonomisine geçmek için yapısal düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisi, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile savaş ekonomisine geçilmiştir. Bu doğrultuda enflasyon, karaborsacılık, haksız kazanç, hayat pahalılığı, üretim ve ithalat darlıkları ile mücadele edilmiştir. Ancak amaçlanan başarıya ulaşılamamıştır. 1940-45 arası dönemi ekonomik gelişmenin gerilediği, daraldığı ve kopmaya uğradığı dönem olarak değerlendirebiliriz. Bu dönemde milli gelir, tarımsal ve sınaî üretim sürekli düşmüştür. Sermaye birikiminde gerileme yaşanmıştır.

Bu yazıda, II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’nin uluslararası alanda yürüttüğü “denge politikası” ile savaş ekonomisi koşullarında uyguladığı reformlar, düzenlemeler ve tedbirler incelenmiştir. Uluslararası alanda hedeflere ulaşılırken ekonomik uygulamaların yetersiz kalması, Türk denge politikasının ekonomiye etkileri perspektifinden değerlendirilmiştir.

K. Doğukan TAŞDEMİR
16.01.2019




[1] Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017), 233.
[2] Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, 234.
[4] Edward Weisband, İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye, çev. Örmen uğurlu ve M.A. Kayabağ, (İstanbul: Örgün Yayınevi, 2002), 28-30.
[5] Murat Metinsoy, Dünya Savaşı’nda Türkiye- Gündelik Yaşamda Devlet ve Toplum (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlar, 2008), 65.
[6] Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2002 (Ankara: İmge Kitabevi, 2005), 82.
[7] Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, 256.
[8]Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2002, 84.
[9] Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2002, 85.
[10] Mehmet Nur Altınörs, “Turkish Foreign Policy during World War II,” Asian Journal of Social Science Studies 2 no. 4 (2017): 4.
[11] Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, 237.
[12] Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2002, 90.
[13] Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, 238.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Otoriter Rejimlerin Demokratikleşmesi: Türkiye Örneği Üzerinden

GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde çok partili sisteme geçiş denemeleri yapılmasına rağmen bu girişimler dönemin şartlarından ötürü başarıya ulaşamamıştır. Türkiye, yirmi üç yıllık tek-parti iktidarının ardından demokrasiye geçmiş ve siyasal plüralizme erişmiştir. Bu politik geçiş, Türkiye’nin politik hayatı ve demokratikleşme tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Dönemin uluslararası koşulları ve iç politikada cereyan eden gelişmeler çok partili sisteme geçilmesinde etkili olmuştur. Bu araştırma projesinde, Türkiye’nin otoriter tek parti rejiminden demokratik çok partili sisteme geçişini etkileyen iç ve dış faktörler incelenecektir. Sözü edilen iç ve dış faktörler birbirinden bağımsız olmamakla beraber birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler. Bu faktörlerin incelenmesi, Türkiye’de demokrasinin oluşumunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir.

Batı Avrupa'da Yeni Bir Dünya Savaşının Hazırlıkları: İttifakların Genel Durumları

BATI AVRUPA’DA YENİ BİR DÜNYA SAVAŞININ HAZIRLIKLARI: İTTİFAKLARIN OLUŞUM SÜRECİ

Özet

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmemişken Avrupa yine bir dünya savaşı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler ve İtalya’da iktidara gelen Benito Mussolini’nin yayılmacı politikaları ile beraber Faşizm ideolojisi de Avrupa’da yayılmaya başladı. İtalya’nın Arnavutluk, Almanya’nın ise Çekoslovakya ve Avusturya’yı topraklarına katması bir tehlike olarak görüldüyse de somut bir adım atılmamıştı. Bu şekilde hayat sahası idealini gerçekleştirmek isteyen Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası’yla, Roma İmparatorluğu düşleri kuran Mussolini yönetimindeki İtalya, ideolojilerinin de yakın olması dolayısıyla yakınlaştılar. Bu yazıda, Avrupa’daki bu yakınlaşmanın etkilerini ve diğer ittifakları ele alacağız.

Anahtar Kelimeler: II. Dünya Savaşı, Almanya, İtalya, Fransa, Birleşik Krallık.

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek
Özet Her seçim tecrübesi yaşadığımızda meydanlara inen siyasilerin, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için muhtelif vaatler verdiklerine tanık oluyoruz. Özellikle siyasiler çıkarlarına ulaşmak için ekonomik vaatleriyle seçmenleri etkilemeye çalışmaktadır. Tabii olarak iktidara ulaşan siyasiler, mevcut oy potansiyelini korumak, arttırmak ve siyasi çıkarlarını maksimize etmek adına ekonomik vaatlerini icra ederler. Ancak bu ekonomik vaatlerin, ekonomi politikasına ve mevcut ekonomi durumuna olumlu veya olumsuz etkileri olmaktadır. İşte bu makalede siyasilerin ekonomik vaatlerinin ekonomi politikasına göre etkileri tartışılarak, İran İslam Cumhuriyeti üzerinden örneklendirmeye çalışılacaktır.

Giriş Seçim tecrübesi yaşadığımızda çeşitli medya araçlarından gördüğümüz üzere siyasi figürler, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için seçmenleri etkilem…