Ana içeriğe atla

Otoriter Rejimlerin Demokratikleşmesi: Türkiye Örneği Üzerinden



GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde çok partili sisteme geçiş denemeleri yapılmasına rağmen bu girişimler dönemin şartlarından ötürü başarıya ulaşamamıştır. Türkiye, yirmi üç yıllık tek-parti iktidarının ardından demokrasiye geçmiş ve siyasal plüralizme erişmiştir. Bu politik geçiş, Türkiye’nin politik hayatı ve demokratikleşme tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Dönemin uluslararası koşulları ve iç politikada cereyan eden gelişmeler çok partili sisteme geçilmesinde etkili olmuştur. Bu araştırma projesinde, Türkiye’nin otoriter tek parti rejiminden demokratik çok partili sisteme geçişini etkileyen iç ve dış faktörler incelenecektir. Sözü edilen iç ve dış faktörler birbirinden bağımsız olmamakla beraber birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler. Bu faktörlerin incelenmesi, Türkiye’de demokrasinin oluşumunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir.

1. OTORİTER REJİMLER

1.1. Otoriter Rejimlerin Tanımı

Liberal demokrasilerin ve totaliter rejimlerin birtakım özelliklerini barındıran otoriter rejimler, uzun yıllar ara rejim olarak görülmüştür. Otoriter rejimler bir ara rejim olarak görülmesine rağmen iki kategoriye de girmemektedir. Juan J. Linz, otoriter rejimleri kendisine özgü bir rejim tipi olarak kavramsallaştırmıştır.

Sınırlı, fakat sorumlu olmayan bir siyasal plüralizme yer veren; işlenmiş ve yol gösterici bir ideolojiye değil, kendine özgü zihniyetlere sahip olan; gelişimlerinin bazı aşamaları dışında, yaygın ve yoğun bir siyasal mobilizasyon yaratmayan; bir liderin veya bazen küçük bir grubun biçimsel yönden iyi belirlenmemiş fakat fiiliyatta oldukça tahmin edilebilir sınırlar içinde iktidarı kullandıkları siyasal sistemlerdir.[1] Linz’in otoriter rejimler tanımında üç unsurun varlığı görülmektedir. Bunlar; sınırlı plüralizm, bir zihniyete sahip olunması ve siyasal mobilizasyonun düşük düzeyde olmasıdır. Bahsedilen plüralizm totaliter rejimlerde bulunmaz iken liberal demokrasilerde sınırsızdır. Totaliter rejimlerde ideoloji mevcut iken otoriter rejimlerde zihniyet mevcuttur. İdeolojiler sert ve katı, zihniyetler ise daha değişkendir. Aynı şekilde siyasal mobilizasyon totaliter rejimlerde güçlü olmasına karşın otoriter rejimlerde zayıftır. Totaliter olmayan ve demokratik özellikler taşıyan rejimleri otoriter olarak tanımlayabiliriz.

1.2. Otoriter Rejimlerin Alt Tipleri

Linz, sınırlı siyasal plüralizm ve sınırlı siyasal mobilizasyon ölçütlerini dikkate alarak otoriter rejimleri alt tiplere ayırmıştır. Demokrasi sonrası toplumlarda mobilize edici otoriter rejimler, bağımsızlık sonrası mobilize edici otoriter rejimler, bürokratik askeri otoriteler, organik devletçilik, ırksal ve etnik demokrasiler, eksik ve totalitarizm öncesi otoriter rejimler ve totalitarizm sonrası otoriter rejimler şeklinde bir sınıflandırma yapmıştır. Türkiye “bağımsızlık sonrası mobilize edici otoriter rejimler” ayrımına uymaktadır. Bu tip rejimlerde tek partinin uyguladığı kitle mobilizasyonu mevcuttur. Türkiye, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bağımsızlığını kazanmıştır. Savaşın ardından devrimleri ve kalkınmayı gerçekleştiren parti zamanla tek parti haline dönüşmüştür.

Seçimli otoriter rejimler, Linz’in alt-tipleri arasında yer almamaktadır. Diamond’a göre, “bunun çok doğru bir sebebi vardır. Bugün çok yaygın olan melez rejim tipi, çok büyük ölçüde, çağdaş dünyanın bir ürünüdür.”[2]

1.3. Seçimli Otoriter Rejimler – Seçimli Otoriterlik

Çok partili seçimler ve demokratik kurumlar görüntüde varolduğu halde temelde otoriter özellikler taşıyan bu rejimler, seçimli otoriterlik haricinde siyaset biliminde ufak tefek farklarla yalancı demokrasiler veya rekabetçi otoriterlik gibi kavramlarla da tanımlanmaktadır.[3]


Seçimli otoriter rejimler, yürütme organı başkanlığı ve milli bir yasama meclisi için düzenli seçimler yapmak suretiyle, çok partili seçimler oyununu oynamaktadırlar. Ancak serbestlik ve dürüstlük konusundaki liberal demokratik ilkeleri, o kadar derinden ve sistematik biçimde ihlal etmektedirler ki, seçimler, demokrasinin araçları olmaktan çıkıp otoriter rejimlerin araçları haline gelmektedirler.[4]

İktidar seçimler ile meşruiyetini sağlamaya çalışmaktadır. Bu rejimlerdeki seçimlerde genel oy kuralı uygulanmaktadır. Ancak sınırlı ölçüde çoğulcudur. Seçimlerin bilinmezliğini önleyecek ölçüde devlet manipülasyonu mevcuttur. Otoriter rejimler ile demokratik rejimlerin bazı türleri arasında keskin bir ayrımdan söz etmek güç bir hale gelmiştir. Linz’in otoriter rejimler sınıflandırmasında yer almaması açısından seçimli otoriter rejimlerin aydınlatılması önemlidir.

1.4. Tipoloji Sorunları

Otoriter rejimlerin sınıflandırılması konusunda karşımıza bir tipoloji problemi çıkmaktadır. Bu sorun, seçimli otoriter rejimler açısından da geçerlidir. Demokratik rejimler ile otoriter rejimler arasındaki sınırlar geçmişteki kadar net değildir. Bu karma sınırları “gri alan” olarak değerlendirebiliriz. Bu ayrımın güçlüğü, kavramsal açıdan sorunları beraberinde getirmiştir. Otoriter rejimlerin sınıflandırılması konusundaki tipoloji sorunu, seçimli otoriter rejimler için de geçerlidir. Larry Diamond tarafından liberal demokrasiler, seçimli otoriter rejimler, seçimsel demokrasiler, kapalı demokrasiler şeklinde bir ayrım yapılmıştır. Diamond liberal demokrasileri ve seçimsel demokrasileri demokratik olarak nitelerken seçimli otoriter rejimleri ve kapalı demokrasileri anti-demokratik olarak nitelemiştir. Doğal olarak otoriter rejimler ve demokrasilerin kurumları, işleyişleri ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Çağdaş dünyanın ürünü olarak görülen bu rejimlerin sınırları, zaman içerisinde değişmeye devam edecek ve yeni tipoloji sorunlarını ortaya çıkaracaktır. Liberal demokrasileri ve seçimsel demokrasileri ayrı ayrı ele almamız araştırmanın bütünlüğüne zarar vererek konudan uzaklaşmamıza sebep olacağından sadece tipoloji sorunları hakkında bilgiler verilmiştir.

      2.   DEMOKRATİKLEŞME

2.1. Demokratikleşmenin Tanımı

Demokratikleşmeyi bir ülkede düzenli olarak gerçekleştirilen serbest ve adil siyasi seçimlerin başlaması olarak tanımlamak mümkündür.[5] Ancak bu tanım eksik ve yetersiz kalmaktadır. Demokrasi seçimlerden ibaret değildir ve demokrasiyi sadece düzenli olarak seçimlerin tekrarlanması olarak değerlendirmek çok sağlıklı olmayacaktır. Sorunsuz işleyen demokratik bir sistem için demokrasinin temel unsurlarının kurumsallaşması gerekmektedir. Demokratik devletin kurumsal yapısı hukuk devleti ilkesi ile inşa edilirken temel hak ve özgürlüklerin korunması ve çoğulculuğun sağlanması esastır.

Demokratikleşme, seçme ve seçilme hakları ile beraber kişisel özgürlüklerin, insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün uygulanma sürecidir.[6] Bir başka tanım ile otoriter rejimlerden demokrasiye geçiş sürecidir. Demokratikleşme için liberalleşme, geçiş ve konsolidasyon süreçleri söz konusudur. Yeni demokratikleşmiş ülkeler için sorun demokrasinin nasıl konsolide edileceği problemidir. Bu unsurlar her zaman demokrasiyi sağlamlaştıramamıştır ve bazı örneklerde otoriter rejime geri dönüş gözlenmiştir.

2.2. Demokratikleşme Teorileri

Burada üç teorik yaklaşım karşımıza çıkmaktadır. Modernleşme teorisi, tarihsel sosyoloji ve geçiş teorileri bize demokratikleşmeyi açıklama konusunda yardımcı olmaktadır. Bu üç yaklaşım otoriterleşmenin de anlaşılması açısından önemlidir. Teoriler demokratikleşme hakkında bize genellemeler sunmaktadır.

2.2.1. Modernleşme Teorisi

Amerikalı siyaset bilimci Seymour Martin Lipset tarafından literatüre kazandırılmıştır. 1950’den sonra kabul görmeye başlamış ve eleştirilen bir teori olmuştur.  Diğer teorilerin ortaya çıkmasına vesile olarak literatürün gelişmesine fayda sağlamıştır.

Adından da anlaşılacağı gibi modernleşme teorisi, demokrasiyi modernitenin bir parçası olarak algılar. Kabaca tarım odaklı, feodal ve geleneksel toplumlardan, kapitalist, sanayileşmiş ve ulus devlet çerçevesinde örgütlenmiş toplumlara geçişi ifade eden modernite kavramı, her ülkede benzer değişiklerin er ya da geç yaşanacağını varsayar.[7]

Bu varsayımlardan yola çıkan modernleşme teorisi de demokratikleşmeyi neredeyse doğal kabul edilen değişim sürecinin bir parçası olarak kabul eder. Ekonomik gelişmişlik beraberinde sosyal ve siyasi gelişmişliği de getirmektedir. Bu bağlamda demokratikleşme kapitalizmin bir sonucudur. Lipset, ekonomik gelişmenin birbirine bağlı dört önemli değişimi tetiklediği için demokratikleşmeyi doğuracağını düşünmüştür.  Bu değişimler, varlık ve zenginlik, eğitimli geniş bir orta sınıf, ilkel kimliklerin azalacağı ve laiklik gibi kavramların güçleneceği bir kültürel yapı ve alt sınıflardaki radikalleşmenin azalması olarak özetlenebilir.[8]


Modernleşme teorisine göre ekonomik gelişmişlik diğer alanlarda da ilerlemeyi beraberinde getirecektir. Dolayısıyla ekonomik gelişmişlik ve diğer alanlardaki ilerlemenin artması arasında doğrudan bir ilişki vardır. Teoriye göre ekonomik gelişme demokrasiyi beraberinde getirecektir. Ekonomik gelişmişlik ile demokrasi arasında bir bağ var mıdır?  Ekonomik gelişmişliğin yüksek düzeyde olduğu ülkeler siyasi, sosyal ve kültürel açıdan da gelişmiştir. Dolayısıyla refah seviyesinin yüksek olduğu ülkelerde rejim güçlüdür. Bu açıdan baktığımız zaman demokrasi ile ekonomik gelişmişlik arasında bir bağlantı olmadığını iddia edemeyiz. Ancak demokrasiyi sadece ekonomik gelişmişliğe bağlamak çok sağlıklı bir yaklaşım olmayacaktır. Ülkelerin devlet yapıları, politik kültürleri ve coğrafi koşulları birbirinden farklıdır. Oldukça varlıklı olan Orta Doğu ülkelerinde demokrasinin can çekiştiğini görüyoruz (Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri).

2.2.2. Tarihsel Sosyoloji

1960’lı yıllarda Barrington Moore öncülüğünde ortaya çıkmıştır. Modernleşme teorisinde olduğu gibi tarihsel sosyoloji teorisinde de ekonomik gelişmişlik ile demokrasi arasında bir bağlantı vardır. Ancak her ülkenin demokrasiye geçiş koşulları kendisine özgü olduğundan aynı biçimde demokrasiye geçmeleri mümkün değildir.

Demokrasiye yol açan faktörler ilk başta dikkati çekmeyecek, ancak tarihsel bir analiz ve karşılaştırmalı metotlarla su yüzüne çıkacak makro değişkenlerdir. Bu makro değişkenler arasında, ekonomik sınıfların ve devletin birbirleriyle kıyaslanınca göreceli kuvvetleri ve ilişkileri özellikle önem taşımaktadır. Tarihsel sosyoloji bu tarz yapısal değişkenler üzerinde durduğu ve demokratikleşmeyi açıklarken bireysel eylemlerden ziyade sınıfsal ve kolektif eylemlere vurgu yaptığı için “yapısalcılık” olarak da adlandırılmıştır.[9]


Tarihsel sosyoloji sınıfsal analizlerle demokratikleşme süreçlerini ve demokrasiyi açıklamaya çalışmıştır. Sınıflar arası mücadeleler, kurulan ittifaklar ve güç merkezleri bu teorinin önemli niteliklerindendir. Feodalitenin varlığı, üretim şekli, burjuvazi ve işçi sınıfının durumu demokrasiyi etkilemektedir. Moore ve teoriye göre burjuvazi güçlendikçe demokratikleşme artmaktadır.

Tarihsel sosyoloji teorisi eleştirilerden nasibini almıştır. Demokrasinin liberalleşme, geçiş ve konsolidasyon olmak üzere üç unsuru vardır. Bu teoride geçiş sürecinin üzerinde durulmuştur ancak konsolidasyona önem verilmemiştir. Demokratikleşmeyi tanımlarken belirttiğimiz gibi yeni demokratikleşmiş ülkelerde demokrasinin nasıl konsolide edileceği problemi ortaya çıkmaktadır.

2.2.3. Geçiş Teorileri

Geçiş teorileri için en önemli kaynak Phillipe Schmitter, Laurance Whitehead ve Guillermo O’Donnel tarafından ortaya konan derleme bir kitap serisidir. Demokrasiye geçiş sürecinde, otoriter rejimin karar mekanizmaları ile muhalefet cephesi arasındaki anlaşmaların önemi üzerinde durmuşlardır.

Modernleşme teorisi ve tarihsel sosyoloji yapısal değişkenlere önem veren ve demokratikleşmenin sebeplerini uzun tarihsel süreçler içinde arayan yaklaşımlardır. Geçiş teorileri diye adlandırabileceğimiz üçüncü yaklaşımda ise odak nokta aktörler, bireyler ve onların karar alma mekanizmalarıdır.[10]


Bu teorinin bir eksikliği O’Donnel ve Schmitter’in paktlara katılan bireylerin ve grupların ekonomik ve sosyal statüleri ve çıkarlarını dikkate almamalarıdır. Ilımlı grupların demokrasiye geçiş arzusu dışında hangi sebeplerle müzakereler yaptıkları açıklığı kavuşturulamamıştır.[11] Otoriter rejimin yöneticileri ile muhalefet cephesi arasında yapılan anlaşmaların, toplumun tamamı tarafından benimseneceği düşünülmüştür ancak uygulamada istenilen sonuç elde edilememiştir. Bu noktada halktan gelen tepkiler dikkate alınmamış ve halkın talepleri göz ardı edilmiştir.

Modernleşme teorisinde ekonomik gelişmişlik ile demokrasi arasında bağlantı kurulmuştur. Tarihsel sosyoloji, sınıfsal analizlerle demokratikleşme süreçlerini ve demokrasiyi açıklamaya çalışmıştır. Geçiş teorilerinde ise teorinin aktörleri arasında yapılan anlaşmalara vurgu yapılmıştır. Bu yaklaşımların eksiklikleri olmakla beraber her biri çeşitli yönlerden eleştirilere maruz kalmışlardır. Ancak bu yaklaşımlar literatürün gelişmesine katkı sağlamışlardır. Otoriter rejimlerin yaşadığı demokratikleşme süreçlerini idrak edebilmemiz açısından önemli yaklaşımlardır.

2.3. Demokratikleşme Dalgaları

Samuel Huntington rejim değişiklerinin dalgalar halinde meydana geldiğini savunmuştur. Ortaya koyduğu teoride tarihsel süreç içerisinde ülkelerin demokrasiye geçişleri açısından üç dalganın varlığından bahsedilmiştir. Bu dalgalar tarihsel süreç içerisinde birinci, ikinci ve üçüncü demokrasi dalgaları olarak ayrılmışlardır. Ayrıca bu teorilerde iki tane ters dalga meydana gelmiştir.

2.3.1. Birinci Demokrasi Dalgası (1820-1926)

Birinci dalganın kökleri Amerikan ve Fransız devrimlerindedir. Bununla birlikte ulusal demokratik kurumların fiilen ortaya çıkması bir 19. yüzyıl olgusudur. Bu yüzyıl içinde birçok ülkede demokratik kurumlar tedricen gelişmiştir; dolayısıyla bir siyasal sistemin hangi belli tarihten sonra demokratik sayılabileceğini belirlemek keyfî olduğu kadar zordur.[12] Amerika Birleşik Devletleri’nde erkeklerin büyük çoğunluğuna oy kullanma hakkı verilmesiyle birlikte birinci dalganın başladığını söyleyebiliriz.


2.3.2. İkinci Demokratikleşme Dalgası (1943-1962)

İkinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak, ikinci, kısa bir demokratlaşma dalgası gerçekleşti. Müttefiklerin işgali, Batı Almanya, İtalya, Avusturya, Japonya ve Kore'de demokratik kuramların kurulmasını teşvik ederken, Sovyet baskısı, Çekoslovakya ve Macaristan'da oluşum halindeki demokrasiyi söndürdü. 1940'ların sonlarıyla 1950'lerin başlarında Türkiye ve Yunanistan demokrasiye yöneldiler.[13]

2.3.2. Üçüncü Demokratikleşme Dalgası (1974-1990)

Ne var ki, tarihin diyalektiği, bir kere daha sosyal bilim teorilerini tersine çevirdi. Portekiz diktatörlüğünün 1974'te sona erişini izleyen on beş yıl içinde, Avrupa, Asya ve Latin Amerika'daki yaklaşık otuz ülkede demokratik rejimler, otoriter rejimlerin yerini aldılar. Diğer ülkelerde otoriter rejimler içerisinde önemli ölçüde liberalleşme oldu.[14]


Erkeklere oy hakkının tanınması ile başlayan birinci demokratikleşme dalgası, bir asır kadar devam etmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ülkelerin demokratikleşme çalışmalarına yönelmişlerdir. Bu süreçte demokrasiye geçen ülkelerin sayısı hızla artmıştır. Ancak zamanla ülkelerin demokrasiden uzaklaşmaya başlamaları ters demokrasi dalgasına yol açmıştır. Burada demokratik yönetimlerin yerini diktatörlüklere bıraktığını görüyoruz. Buna verebileceğimiz en somut örnek; İtalya’da Mussolini ve Almanya’da Hitler’in iktidara gelmeleridir.

İkinci Dünya Savaşı, “Demokrasi Cephesi” olarak nitelendirilen Müttefiklerin zaferiyle sonuçlanmıştır. Savaşın ardından ikinci bir demokratikleşme dalgası oluşmuştur. İkinci demokratikleşme dalgasıyla beraber Türkiye’nin de çok partili sisteme geçtiğini görüyoruz. Türkiye’nin çok partili sisteme geçişinde dönemin uluslararası şartları ve iç politikadaki hadiseler etkili olmuştur. Savaşın ardından Türkiye ve diğer ülkeleri etkisi altına alan demokratikleşme eğiliminin, hızını kaybetmeye başlaması sonucunda ikinci ters demokrasi dalgası meydana gelmiştir. Asya, Latin Amerika ve Asya’da askeri darbeler ile demokrasiler sekteye uğramıştır. İkinci ters dalganın Türkiye’yi de etkilediğini görüyoruz. 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe ile seçilmiş hükümet iktidardan uzaklaştırılmıştır.

Üçüncü demokratikleşme dalgasını ele aldığımızda Portekiz diktatörlüğünün sona ermesi ile rüzgârın tersine döndüğünü görüyoruz. Demokratikleşme hareketleri Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerine de yayılarak etkisini göstermeye devam etmiştir. Üç demokrasi dalgasına baktığımız zaman iki ters dalganın varlığı bize demokrasi ve demokratikleşme eğilimlerinin istikrarsızlığını gösteriyor. Ülkeler çeşitli sebeplerle demokrasiye yönelmişlerdir ancak demokrasiyi konsolide edememişlerdir. Demokratikleşme eğilimleri ters dalgalar ile sekteye uğramıştır.

      3.   ATATÜRK DÖNEMİNDE ÇOK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ DENEMELERİ

Mustafa Kemal Atatürk, politik çoğulculuğun sağlanması gerektiğine inanıyordu. Bu doğrultuda bir muhalefet olgusuna ihtiyaç vardı. Demokrasinin sağlıklı bir biçimde işleyebilmesi için muhalefet partisinin kurulması gerekiyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün isteğiyle, önce Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ardından da Serbest Cumhuriyet Fırkası kurularak çok partili dizgeye geçiş denemeleri yapılmıştır.

3.1. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

Yeni anayasa (1924 Anayasası), çok-partili bir siyasal sisteme olanak veriyordu. Nitekim gidişattan memnun olmayanlar bu olanaktan yararlanmak istediler. Bunların başında; Kazım Karabekir, Rauf, Refet ve Ali Fuat vardı. Rauf ve Refet tutucuydular ve Atatürk’ün fazla ileri gittiğini düşünüyorlardı.[15] Aynı zamanda Halk Fırkası’nın Büyük Millet Meclisi'ndeki meclis sıralarında vekil olan bu kişiler, memleketin işgal altından kurtarılması ve hür bir Türk Devleti kurulması için samimiyetle ve azimle mücadele etmiş kimseler olmasına karşın, kurtuluş mücadelesinin ve savaşın doğal lideri konumunda bulunan Mustafa Kemal Paşa'nın karşısında güçlü durumda değillerdi. Mücadele ve savaşlar esnasında bu durum bir sorun teşkil etmemiş olsa da 1923 tarihli Lozan Antlaşması'ndan sonra artık siyasi alanda etkin olmak istiyorlardı ve Mustafa Kemal Paşa'nın, başta cumhuriyetin ilânı olmak üzere birçok konuda kendilerine danışmamasından rahatsız durumdaydılar. Bundan dolayı partinin içindeki muhalif blok, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla yeni bir parti kurdu.

Kurulan bu yeni parti, lider kadrosunun da etkisiyle Cumhuriyet Halk Fırkası’nın sağında konumlanmıştı. Açıklanan parti tüzüğünde, cumhuriyet rejimine bağlılık ve halkın iradesi vurgulanmıştır ancak "Fırka, efkar ve itikad - ı diniyyeye hürmetkardır." maddesi, CHF'nin karşısındaki tek alternatif fırka olduğu için rejim karşıtlarının partiye üye olmalarıyla sonuçlanmıştır. Ayrıca fırka, kesin bir dille reddetse de içerisindeki kimi eski İttihat ve Terakki Fırkası üyeleri, fırkanın "İttihatçılık" ile suçlanmasına da sebep olmuştur. Tüm bu iddiaların üzerine doğu vilayetlerinde patlak veren Şeyh Said İsyanı neticesinde, fırkanın kimi yöneticileri zan altında kalınca fırka kapatılmıştır ve yeni Türk Devleti'nde ilk çok partili hayat denemesi bu şekilde sonlanmıştır.

3.2. Serbest Cumhuriyet Fırkası

Atatürk, bu sefer kendisine muhalif konumda olmayan yakın arkadaşı Fethi Okyar'dan bir parti kurmasını istedi. Fethi Okyar aynı zamanda dönemin Paris Büyükelçisi idi. Devrim karşıtlarının yeni bir organ olabilme ihtimaline karşı önlemler alınması kararlaştırıldı. Atatürk’ün bu isteği gerçekleşip Serbest Fırka adıyla parti kurulmuş olsa da Halk Fırkası karşısındaki tek alternatif olmasından dolayı oldukça kısa bir zamanda bu partide de rejim karşıtları toplanmaya başlamıştı. Durumu erken fark eden Fethi Okyar, kuruluşundan üç ay sonra partiyi feshetti (12 Ağustos 1930 – 17 Kasım 1930). Böylece İsmet İnönü'nün reis-i cumhurluğu devrinde, tekrar gündeme gelene kadar çok partili hayat defteri kapanmış oldu.

     4.  TÜRKİYE’NİN ÇOK PARTİLİ SİSTEME GEÇMESİ

Türkiye, engelsiz ve sıkıntısız bir şekilde, Tek-Parti sisteminden plüralizme geçmiştir. Bugün o, Ortadoğu devletlerinin en demokratik olanı, feodal klanlar, bir avuç aydının yönettiği hayali gruplar ya da fanatik dinsel tarikatlar yerine gerçek partilere sahip bulunan tek Ortadoğu devletidir. Türkiye örneği, basiretle uygulanan bir Tek-Parti yönetiminin, bir gün gerçek bir demokrasinin kurulmasını mümkün kılacak tek unsur olan yeni bir yönetici sınıfın ve bağımsız bir siyasal elitin yavaş yavaş ortaya çıkmasına imkân verebileceğini göstermektedir.[16] Türkiye başarısızlıkla sonuçlanan çok partili sisteme geçiş denemeleri ve uzun süren bir tek parti iktidarının ardından plüralizme erişmiştir. Bu politik geçiş, demokratik yollarla gerçeklemiştir. Rejimde ihtilal, hükümet darbesi, iç savaş gibi radikal kesintiler ve kaos ortamı oluşmamıştır. Politik geçiş sürecinin otoriter rejimin iktidar sahipleri tarafından başlatılması, üzerinde durulması gereken bir noktadır. Partisi (CHP) iktidarı, yeni bir politik oluşuma ve muhalefet olgusuna ihtiyaç duymuştur ve Demokrat Parti (DP) kurularak çok partili sisteme geçilmiştir. Burada bu geçişin gerçek bir siyasi partinin kurulması ile gerçekleştiğini görüyoruz. Çok partili sisteme geçilmesinde hem dönemin uluslararası koşulları hem de iç politikadaki gelişmeler etkili olmuştur. Sözü edilen iç ve dış faktörler birbirinden ayrılmamalı ve aralarında önem sıralaması yapılmadan değerlendirilmelidir. Çünkü gerek iç faktörler gerek ise dış faktörler birbirini tetiklemektedir.

     4.1. Çok Partili Sisteme Geçişi Etkileyen Dış Faktörler

Bütün baskılara rağmen Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na katılmamış ve Türk hükümeti eleştirilerin odağı olmuştu. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda istikrarlı bir tarafsızlık politikası uygulamıştır. Bu tarafsızlığı, savaş dışı kalmak olarak değerlendirebiliriz. Türkiye’nin savaşa müdahil olmamak için yürüttüğü politikalar bütününü “denge politikası” olarak tanımlıyoruz. Bu politikada Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda değişimler olmuştur. Savaşın son dönemlerinde Türkiye, Japonya ve Almanya’ya savaş ilân etmiştir. Fiilen bir savaşa girilmemiştir, göstermelik bir ilân olmuştur. Savaş ilânı Türkiye’nin, San Francisco Konferansı’na katılmasını ve Birleşmiş Milletler (BM) üyeliğine kabul edilmesi sağlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı, Türkiye’nin çok partili sisteme geçmesinde önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Savaş, “Demokrasi Cephesi” olarak nitelendirilen Müttefik Devletler lehine sonuçlanmıştır. Otoriter tek parti iktidarının mevcut olduğu ülkeler mağlup olmuşlardır (Almanya ve İtalya). Savaşın sonucu Türkiye’yi Batı ile iyi ilişkiler kurmaya itmiştir. Demokrat Parti’yi ortaya çıkaran koşullar İkinci Dünya Savaşı ile oluşmaya başlamıştır.

19 Mart 1945 tarihinde Sovyetler Birliği 1925 yılında Türkiye ile imzalamış olduğu Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması’nı yenilemeyeceğini, yeni bir antlaşma yapmak istediğini bildirdi.[17] Türkiye’ye sunulan yeni antlaşmaların maddeleri makul ve kabul edilebilir düzeyde değildi. Boğazların iki ülke tarafından ortak savunulması istenmiş ve bu istek Türkiye tarafından reddedilmiştir. Sovyetler Birliği, Türkiye’ye yönelik baskı ve tehditlerini sürdürmeye devam ediyordu. Batı ülkelerinin Sovyetler Birliği ile ilişkilerini kesmemeleri bu süre zarfında Türkiye’nin uluslararası alanda yalnızlık sürecine girmesine sebep oldu.

Türkiye’de çok partili sisteme geçiş toplumdan gelen baskılarla olmamıştır. Parti ile devletin özdeşleştiği tek-parti rejiminde “Milli Şef” konumunda bulunan Cumhurbaşkanı İnönü tarafından 1945 yılı başlarında geçiş kararı verilmiş ve bu doğrultuda liberalleşme girişimlerine başlanmıştır. İnönü’nün kararındaki en önemli etken, Sovyetler Birliği tehdidine karşı Batılı devletlerin desteğini almak gibi bir dış politika kaygısıdır.[18]

Türkiye, yönetim şeklini Batı standartları ile uyumlu hale getirmek için çok partili sisteme geçmiştir. Burada Türkiye’nin amacı, plüralizme erişmektir. Batılı devletlerde egemen olan plüralizmin, Türkiye’de de olması gerekirdi. Böylece Türkiye’nin Sovyetler Birliği tehdidine karşı Batılı devletlerin desteğini alması daha kolay olacaktı.  Dış faktörler, demokrasiye geçişte mühim bir etkiye sahiptir.

4.2. Çok Partili Sisteme Geçişi Etkileyen İç Faktörler

Toprak reformuna olanak tanıyan yasa tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde büyük tartışmalara sebep olmuştur. Daha önce hiçbir oturum bu denli sert geçmemişti. Sözü edilen tasarı, adil toprak dağılımı için büyük toprak sahiplerine ait toprakların bir bölümünün kamulaştırılmasını içeriyordu. Tasarı, toprak sahibi vekiller açısından tepkiyle karşılanmış ve eleştirileri odağı olmuştu. Bu tasarıya en sert şekilde muhalefet edenlerin başında Adnan Menderes geliyordu. Menderes, Aydın bölgesi ve çevresinin büyük toprak sahiplerindendi. Menderes, CHP grubunda genellikle arka sıralarda oturumları takip ediyordu ve ön plana çıkmayı tercih etmiyordu.  İlk kez bu yasa tasarısının görüşmelerinde kendisini bu denli ön plana atmıştır.

Yasa tasarısının gündeme geldiği dönemde Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafından CHP grubuna “Dörtlü Takrir” olarak bilinen bir önerge sunuldu. Bu önerge ile özetle parti içerisindeki ifade özgürlüğünün arttırılması ve parti içi demokrasinin geliştirilmesi isteniyordu. “Dörtlü Takrir” CHP grubu tarafından reddedildi. Milli Şef İsmet İnönü ve grubun istediği, memnuniyetsiz muhalefetin yeni bir parti kurmaya yönelmesiydi. Yeni partinin kurulması ile öncelikle parti içindeki muhalefet ortadan kaldırılacak idi. Yeni kurulacak parti CHP’nin içerisinden çıktığı için Atatürk ve devrimlerine karşı olunması gibi bir durum söz konusu olmayacaktı. En önemlisi demokratik çok partili sisteme geçilmiş olunacaktı. Muhalifler ilk başlarda parti kurma fikrine sıcak bakmıyorlardı. Yeni bir parti kurmayı macera olarak görüyorlardı ve CHP’ye egemen olmayı amaçlıyorlardı. Ancak gelişen olaylar parti içi muhalefeti, DP’yi kurmaya itti. Çok partili sisteme geçişte CHP içerisindeki muhalefetin ne kadar etkili olduğunu görüyoruz.

Politik geçişi etkileyen diğer faktörlere baktığımızda İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ekonomik kriz ve bunalım koşulları önemli bir iç faktördür. Savaş ekonomisi doğrultusunda alınan tedbirler ve uygulanan politikaların halk üzerinde olumsuz etkileri olmuştur (Varlık Vergisi, Yol Vergisi, Toprak Mahsulleri Vergisi gibi). Uygulanan vergiler toplumsal yapı üzerinde değişimlere neden olmuştur. Kırsal kesimi Cumhuriyet Halk Partisi’nden uzaklaştırmıştır. Hükümet enflasyonu önleyememiş, ithalat hacmi daralmış ve üretim azalmıştı. Savaş süresince ekonomi sürekli kötüleşmiş ve haksız kazançlar ile savaş zenginleri sınıfı oluşmuştur.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye uyguladığı denge politikasından ötürü uluslararası arenada yalnızlık sürecine itilmiştir. Savaşın “Demokrasi Cephesi” tarafından kazanılması Türkiye’yi Batı devletlerine yaklaştırmıştır.  Bu noktada yönetim şeklinin batı standartları ile uyumlu hale getirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Türkiye demokratik bir şekilde çok partili sisteme geçmiştir. Bu geçiş rejimde ihtilal, askeri darbe, iç savaş gibi anti-demokratik bir radikal kopma olmadan gerçekleşmiştir. Burada çok partili sisteme geçilmesinde halktan gelen herhangi bir tepki ya da isyanın olmadığını görüyoruz. Bu politik geçişte halkın herhangi bir fikir beyanı söz konusu olmamıştır. Dış politika açısından uluslararası çıkarlar doğrultusunda hareket edilmesi, iç politika açısından ise savaşın olumsuz koşulları ve parti içi muhalefetin ortaya çıkması Türkiye’nin politik plüralizme erişmesinde etkili olmuştur. Politik plüralizmin elde edilmesi Türkiye’nin politik hayatı ve demokrasi yolculuğu açısından bir dönüm noktası olmuştur. Çok partili sisteme geçilmesi Türkiye’nin iç ve dış politikası açısından önemli bir gelişmedir. Bu politik geçişte iç ve dış faktörlerin ne denli etkili olduğu aşikârdır.

Demokrat Parti iktidarı, 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe ile sona ermiştir. Demokrasi sekteye uğramış ve halk tarafından seçilmiş yönetim, anti demokratik yollarla devrilmiştir. Türkiye’de demokrasi konsolide edilememiştir. Konsolidasyon süreci, yeni demokratikleşmiş ülkelerin en önemli sorunudur. Çoğulcu sistemin kurumsallaşması için gerekli dönüşümlerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Türkiye’de demokrasi kesintiye uğramış olabilir ancak çok partili sisteme geçilmesi Türkiye’nin demokrasi tarihi açısından en önemli gelişmedir. 23 yıllık tek parti iktidarının ardından Demokrat Parti’nin kurulması ile politik plüralizme erişilmiştir. Türkiye’nin demokratikleşmesinde Milli Şef İsmet İnönü’nün etki ve gayretlerinin göz ardı edilmemesi gerekir. İsmet İnönü’nün gerek Demokrat Parti’nin kurulması sürecinde gerek ise parti kurulduktan sonra iktidar ve muhalefet ilişkilerinin gerildiği dönemlerde yatıştırıcı tavrı övgüye değerdir. Cumhuriyet Halk Partisi, iktidarı olaysız ve demokratik bir şekilde Demokrat Parti’ye devretmiştir. Konsolidasyon ve kesinti sorunlarına rağmen Türkiye, demokratik çok partili sisteme geçerek demokratikleşmiştir. Bu politik geçiş, demokrasi tarihimiz açısından bir dönüm noktasıdır.

K. Doğukan TAŞDEMİR
31.01.2019



KAYNAKÇA


Linz, Juan J. Totaliter ve Otoriter Rejimler. Çeviren Ergun Özbudun. Ankara: Liberte Yayınları, 2017.
Sayarı, Sabri ve Hasret Dikici Bilgin. Karşılaştırmalı Siyaset Temel Konular ve Yaklaşımlar. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016.
Uyar, Hakkı. Demokrat Parti İktidarında CHP 1950-1960. İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık, 2017.
Kalaycıoğlu, Ersin ve Ali Yaşar Sarıbay. Türk Siyasal Hayatı Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme. Bursa: Sentez Yayıncılık, 2016.
Akşin, Sina. Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017.
Huntington, Samuel P. Üçüncü Dalga Yirminci Yüzyıl Sonlarında Demokratlaşma. Çeviren Ergun Özbudun. Ankara: Türk Demokrasi Vakfı Yayınları, 1993.
Özbudun, Ergun. Türk Siyasal Hayatı. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2010.
Uyar, Hakkı. Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi. İstanbul: Boyut Yayıncılık, 2012.
Özbudun, Ergun. Otoriter Rejimler, Seçimsel Demokrasiler ve Türkiye. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016.
Ekinci, Necdet. Türkiye’de Çok Partili Düzene Geçişte Dış Etkenler. Ankara: Gece Kitaplığı, 2016.
Koçak, Cemil. Türkiye’de Milli Şef Dönemi 2. İstanbul: İletişim Yayınları, 2003.
Kaynar, M. Kaan. (Editör). Türkiye’nin 1950’li Yılları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2016.
Karpat, Kemal H. Türk Demokrasi Tarihi. İstanbul: Timaş Yayınları, 2010.
Eroğul, Cem. Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi. İstanbul: Yordam Kitap, 2017.




[1] Juan J. Linz, Totaliter ve Otoriter Rejimler, çev. Ergun Özbudun (Ankara: Siberte Yayınları, 2017), 161.
[2] Ergun Özbudun, Otoriter Rejimler, Seçimsel Demokrasiler ve Türkiye, (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016), 40.

[3] Sabri Sayarı ve Hasret Dikici Bilgin, Karşılaştırmalı Siyaset Temel Konular ve Yaklaşımlar (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016), 67.
[4] Özbudun, Otoriter Rejinler, Seçimsel Demokrasiler ve Türkiye, 112.
[5] Sabri Sayarı ve Hasret Dikici Bilgin, Karşılaştırmalı Siyaset Temel Konular ve Yaklaşımlar, 85
[7] Sabri Sayarı ve Hasret Dikici Bilgin, Karşılaştırmalı Siyaset Temel Konular ve Yaklaşımlar, 87.
[8] Sabri Sayarı ve Hasret Dikici Bilgin, Karşılaştırmalı Siyaset Temel Konular ve Yaklaşımlar, 87.
[9] Sabri Sayarı ve Hasret Dikici Bilgin, Karşılaştırmalı Siyaset Temel Konular ve Yaklaşımlar, 89.
[10] Sabri Sayarı ve Hasret Dikici Bilgin, Karşılaştırmalı Siyaset Temel Konular ve Yaklaşımlar, 90.

[11] Sabri Sayarı ve Hasret Dikici Bilgin, Karşılaştırmalı Siyaset Temel Konular ve Yaklaşımlar, 91.
[12] Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga Yirminci Yüzyıl Sonlarında Demokratlaşma, çev. Ergun Özbudun (Ankara: Türk Demokrasi Vakfı, 1993), 13.
[13] Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga Yirminci Yüzyıl Sonlarında Demokratlaşma, 15-16.
[14] Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga Yirminci Yüzyıl Sonlarında Demokratlaşma, 18.
[15] Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2017), 194.

[16] Hakkı Uyar, Demokrat Parti İktidarında CHP 1950-1960 (İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık, 2017), 11.

[17] Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, 240.
[18] Ersin Kalaycıoğlu ve Ali Yaşar Sarıbay, Türk Siyasal Hayatı Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme (Bursa: Sentez Yayıncılık, 2016) 278.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Batı Avrupa'da Yeni Bir Dünya Savaşının Hazırlıkları: İttifakların Genel Durumları

BATI AVRUPA’DA YENİ BİR DÜNYA SAVAŞININ HAZIRLIKLARI: İTTİFAKLARIN OLUŞUM SÜRECİ

Özet

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmemişken Avrupa yine bir dünya savaşı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler ve İtalya’da iktidara gelen Benito Mussolini’nin yayılmacı politikaları ile beraber Faşizm ideolojisi de Avrupa’da yayılmaya başladı. İtalya’nın Arnavutluk, Almanya’nın ise Çekoslovakya ve Avusturya’yı topraklarına katması bir tehlike olarak görüldüyse de somut bir adım atılmamıştı. Bu şekilde hayat sahası idealini gerçekleştirmek isteyen Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası’yla, Roma İmparatorluğu düşleri kuran Mussolini yönetimindeki İtalya, ideolojilerinin de yakın olması dolayısıyla yakınlaştılar. Bu yazıda, Avrupa’daki bu yakınlaşmanın etkilerini ve diğer ittifakları ele alacağız.

Anahtar Kelimeler: II. Dünya Savaşı, Almanya, İtalya, Fransa, Birleşik Krallık.

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek
Özet Her seçim tecrübesi yaşadığımızda meydanlara inen siyasilerin, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için muhtelif vaatler verdiklerine tanık oluyoruz. Özellikle siyasiler çıkarlarına ulaşmak için ekonomik vaatleriyle seçmenleri etkilemeye çalışmaktadır. Tabii olarak iktidara ulaşan siyasiler, mevcut oy potansiyelini korumak, arttırmak ve siyasi çıkarlarını maksimize etmek adına ekonomik vaatlerini icra ederler. Ancak bu ekonomik vaatlerin, ekonomi politikasına ve mevcut ekonomi durumuna olumlu veya olumsuz etkileri olmaktadır. İşte bu makalede siyasilerin ekonomik vaatlerinin ekonomi politikasına göre etkileri tartışılarak, İran İslam Cumhuriyeti üzerinden örneklendirmeye çalışılacaktır.

Giriş Seçim tecrübesi yaşadığımızda çeşitli medya araçlarından gördüğümüz üzere siyasi figürler, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için seçmenleri etkilem…