Ana içeriğe atla

II. Abdülhamid Dönemi İstibdat Meselesi'nin Arka Planına Kısa Bir Bakış



Giriş

Osmanlı tarihini bir bütün olarak ele alırsak, Sultan II. Abdülhamid’in saltanat yılları (1876-1909) bu bütünün son zamanlarında, genel olarak “Dağılma Dönemi” dediğimiz zaman diliminin içerisinde yaşanmıştır. Bu dönemin tamamında, uzun bir dönem varlığını sürdürmüş ve bölgesinde önemli bir güç olmuş bu devletin zayıf kaldığını, güçten düştüğünü ve artık büyük devletlerin arasında denge siyaseti gütmeye çalışarak ve onlara çeşitli imtiyazlar vererek varlığını devam ettirmeye çalıştığını görebiliriz. Bu eskiye nispetle oldukça güçsüz ülkenin hükümdarlarının dış siyasetteki etkinlikleri de ülkenin gücüne bağlı olarak zayıflayacaktır. Bundan dolayı bu hükümdarlar da, iç siyasette yönetimi tamamen ellerine alarak ve tek elden kontrol edilen ve işleyen bir merkezi idareyi tekrar oluşturabilmek için çeşitli çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalardan bazıları devletin güvenliği için, bazıları ise hükümdarın kendi tahtını sağlama almak için yaptığı öne sürülen hamlelerdir. Özellikle II. Abdülhamid’in bazı faaliyetleri ve döneminin genel adı “İstibdat Dönemi” olarak anılır. Kendisinin döneminin böyle anılıp anılamayacağını yorumlayabilmemiz için öncelikle bu kelimenin ne anlama geldiğini ve ne gibi durumlarda kullanıldığını bilmemiz gerekir.



İstibdat Nedir? İstibdat, kökeni Arapça olan bir kelimedir. Bu kelimenin kökü “ بَدَّ ” fiilinden gelmekle birlikte, “başına buyrukluk, kural tanımazlık, bağımsızlık ve mutlak monarşi" manalarına gelir. Yine aynı “ بَدَّ ” kökünden gelen diğer bir kelime ise “müstebit” kelimesidir. Bu kelime de “zorba,despot,tiran” gibi anlamlara gelmektedir. Bundan da anlayacağımız gibi yönetme yetkisini elinde toplayan ve kendi kurallarıyla hükmeden, kendi kurallarını dayatan kişiye müstebit (Arapçası: Müstebidd), bu kişinin dönemine ise istibdat dönemi diyebiliriz.

Zorba, despot ve tiran kelimeleri Osmanlı hükümdarları için genel olarak kullanılmasa da belirli kuralları dayatan ve verdiği emir tartışılmaz statüde olan tek kişi de hükümdardır denilebilir. Bundan dolayı tanım gereği, verdiği bu tartışılmaz emirler ve tek elde topladığı hükmetme gücüyle her Osmanlı hükümdarının dönemi (ayrıca mutlak monarşi olduğu için) istibdat dönemi olabilir. Ancak bu tanım özel olarak II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık saltanat dönemi için kullanılmaktadır. Bunun da çeşitli sebepleri vardır. Kendisinin tahta çıkar çıkmaz meşruti bir idareyi kabul edip bir anayasa ilân etmesi ile başlayan süreç, kendisini tahta çıkaran güçler ile arasındaki bir anlaşmanın sonucuydu. Ancak bu meşrutiyet ilânıyla açılan mecliste hükümdara yönelik ciddi eleştiriler olması ve önemli kararları alırken çeşitli aksamalar yaşanması gibi sebeplerden dolayı II. Abdülhamid kendisinin gücü tek elde toplamasını daha makul görmüş olacak ki meclisi süresiz tatil etmiştir.

II. Abdülhamid döneminde atılan adımlar, zaman içerisinde iyi ve kötü olarak yorumlanmıştır. Bazı yorumlar hükümdarın devletten ziyade kendini sağlama almak için çeşitli faaliyetlerde bulunduğunu, bazı yorumlarsa devletin ömrünü saltanatı olan otuz üç yıl kadar uzattığını savunmuştur. Bu yazıda II. Abdülhamid'in saltanatı içerinde istibdat dönemi olarak anılan dönemin arka planında gerçekleşen ve sultanın bu şekilde kararlar almasını sağlayan kimi olayları değerlendirmeye çalışacağız.

İstibdat Dönemi’nin Muhtemel Sebepleri

1) Tahta Çıkış Süreci Amcası Abdülaziz’in bazı devlet adamları tarafından tahttan indirilmesi ve kısa bir süre sonra muhtemelen bu kişiler tarafından öldürülmesi sonucu taht yolu açılan II. Abdülhamid, ağabeyi V. Murad’ın da akıl sağlığının yerinde olmayarak tahttan indirilmesinden sonra, bazı şartları kabul ederek tahta çıkabilmişti. Öncelikle veraset kanunu gereği tahta direkt önceki padişahın oğullarından birisi geçmediğinden, babası Abdülmecid’den sonra onun kardeşi olan Abdülaziz tahta geçmişti. Ardından amcası Abdülaziz devrinde de ondan iki yaş büyük olan ağabeyi Şehzade Murad  (V. Murad) tahtın adayıydı. Yani bu süreçte de ikinci sıradaydı ve tahta çıkmak uzak bir ihtimal gibi duruyordu. Ancak ağabeyi Murad ekber, yani büyük olmasının yanında, erşed, yani akıl sağlığı yerinde, sağlıklı kararlar alabilecek bir kişilikte değildi ve tahtta ancak üç ay gibi kısa bir süre kalabildi. Bu durum sonucunda da Şehzade Abdülhamid’e taht yolu tamamen açılmış oldu.

Otuz iki yaşında tahta çıkan II. Abdülhamid, uzun bir şehzadelik dönemi geçirdi. Bu dönemde her daim temkinli davrandığından dolayı fikirlerini fazla açık etmeyen bir kişiliğe sahipti. Tahta çıkış sürecinde kendisinden bazı sözler alınarak cülusu sağlansa da bu konudan rahatsız olduğunu anlayabiliriz çünkü makamının isminin mutlak gücünün yanında tahta çıkış sürecinde kendisine şart sunulması sonucu güçsüzlüğünü de anlamıştır. Bu devlet içinde devleti görerek, tahta geçtikten sonra, bu güçlerle fikir çatışması yaşarsa amcası gibi olabileceği kanaatine varmıştır. Bu olay sonucu saltanatının ilerleyen dönemlerinde kendisini tahta çıkaran bu ekibi, yönetimde çok fazla söz sahibi olmaları sebebiyle tasfiye çalışmalarına başlamış ve gücünün tam kapasitesini kullanabilmeyi amaçlamıştır diyebiliriz.

2) 93 Harbi’nin Travması Tahta çıkışının henüz ilk dönemlerinde karşısında güçlü ve Pan-Slavist politikayı izleyen bir Rusya’yla karşılaşan II. Abdülhamid yönetimindeki Osmanlı Devleti, Gazi Ahmed Muhtar ve Gazi Osman Paşa ile başarılı müdafaalar gerçekleştirse de, donanmanın Karadeniz'de Rusya'ya karşı hiçbir etkinlik gösterememesi, komutanların birbirlerinin hamlelerinden haberleri olmaması ve Rusların cephelere sürekli asker sevk etmesi gibi olaylardan dolayı savaşta mağlup oldu. II. Abdülhamid’in Rus ilerleyişine ve Osmanlı’nın mağlubiyetine çözüm aramak için topladığı bir mecliste, bazı vekiller yenilgiden açıkça sultanı sorumlu tutarak konuştular. Sultanın bu konuda açıklama yapmasına rağmen yine de ısrarlı suçlamalar devam etti. Durumun bu şekilde çözülemeyeceği fikrinde karar kılan II. Abdülhamid, Kanun-i Esasi ile kendisine ait olan hakla, Mebusan Meclisi’nin faaliyetlerine son verdi. (13 Şubat 1878)

Meclis sultana karşı sorumlu bir konumdaydı, yani sultandan hesap sormak gibi bir işlevi yoktu. Ancak savaş vakti vekillerin içerisinde olduğu tutum, sultana göre savaşın kaybedilme sebeplerinden birisiydi zira meclis bir çözüm üretememişti. II. Abdülhamid yönetimde tek başına söz sahibi olursa kafasındaki eylemleri daha çabuk gerçekleştirebileceğini düşünmüş ve kendi inisiyatifiyle değil de şart olarak sunulup açılan meclisi süresiz tatil edebilmiştir. (Kanun-i Esasi, 7.Madde gereği.)
3) Çırağan Vakası: V. Murad Faktörü
II. Abdülhamid’in tahta geçtiği anda savaştan ziyade barışı arzu ettiğini, orta yolu bulup iç gelişmeleri sağlamaya gayret etmek fikrinde olduğu açıktır. Ancak tahta çıkar çıkmaz elinde bulduğu ve mağlup bitirdiği 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sonrasında bazı kimseler bu mağlubiyet ve sonrasında imzalanan Ayastefanos Antlaşması’ndan oldukça olumsuz etkilenmiştir. Bu etkilerin sonucunda II. Abdülhamid’in ağabeyi eski sultan V. Murad’ın tekrar tahta çıkması fikri ortaya çıkmıştır. Bu konuda eyleme de geçilmiştir.

Eski sultan V. Murad’ın annesi Şevkefzâ Kadınefendi, oğlunun tahtının hileyle ele geçirildiğine yönelik söylemleri ile ciddi bir propaganda yapmıştır. Öyle ki Abdülhamid, çeşitli doktorlara V. Murad’ı tekrar muayene ettirmiş, iyileşemeyeceğine dair raporlar almış ve dedikodulara son vermek istemiştir. Ancak Ruslarla yapılıp kaybedilen savaşın da etkisiyle olsa gerek, meşru sultanı değiştirme ve sabık sultanı tahta geçirme hareketleri hızlanmıştı. Bu konuyu ilk olarak sultan deşifre etmiştir. Daha sonraları ise Ali Suavi ismindeki eski bir devlet adamı, camii ve medrese gibi yerlerde ve 93 Harbi sonraları kaybedilen topraklarda yaşayanlar arasından çok sayıda yandaş bulmuş, yeni sultanın kendilerine çeşitli ihsanlarda bulunacaklarını belirtmiştir. Bir süre sonra iki yüz elli veya beş yüz kişilik bir grupla sabık sultanı kurtarmak ve tahta çıkarmak için Çırağan Sarayı’na girse de, öldürülmüştür. Onun öldürülmesiyle ve çatışmalar sonucu bu amaca ulaşılamamıştır. (20 Mayıs 1878)

Çırağan Vakası'nın Bastırılması


Henüz iktidarının başlangıcında olan II. Abdülhamid’in saltanatının geriye kalan kısmının şekillenmesi açısından çok ciddi bir olay olan Çırağan Vakası (veya Baskını), sultanın zaten şüpheci ve tedbirli olma özelliklerinin artık daha da artmasına neden olmuştur ve İstibdat Dönemi'nin etkileri bu olaydan sonra artık daha gözle görülür şekilde ortaya çıkmıştır.

Sonuç

II. Abdülhamid, Çırağan Vakası’ndan sonra çeşitli jurnaller sonucu peşpeşe iki sadrazamını makamından azletmiştir. Özellikle Ali Suavi’nin sultanın vükela (günümüzdeki Bakanlar Kurulu) tarafından desteklendiği yönündeki jurnaller bu konuda sultanı daha tedbirli olmaya itmiştir. Bu tedbirlerin bir diğer sebebi de ağabeyinin onun iktidarının çok uzun bir kısmında daha hayatta olması ve her an tahttan indirilmesi ihtimali veya bunun denemesinin yine gerçekleştirilebileceği tereddütüdür. Daha sonraları her ne kadar iç gelişmeye önem vermiş olsa da, ülkede oluşan jurnalleme olaylarının artması herkesin birbirinden şüphe duymasına sebebiyet vermiş olabilir. Ayrıca bizzat sultanın bilgisiyle kurulmuş olan bir “hafiye teşlikatı”ndan da bahsetmek mümkündür. II. Abdülhamid, tahta geçmeyi beklemediği halde böyle bir imkânı bulduğu ve devlet meselelerine daha yakıından bakabildiği için, kafasındaki çözümlere giden yollarda kendisini engelleyen veya engelleme potansiyeli olan hiçbir eyleme müsaade etmemiştir. Koyu bir sansür uygulandığı halde, yayın çalışmalarını bizzat desteklediği için kitap, dergi ve gazete sayısında büyük artışlar oldu. Bu alanda izin dahilinde gerçekleşen gelişmeler mevcuttu. Kendisinin tahta geçtiği dönemde Avrupa'dan dalga dalga yayılan Milliyetçilik akımı Osmanlı'nın Rumeli topraklarına da vurunca devlet büyük topraklar kaybetmiştir. Bundan dolayı elinde kalan toprakların bütünlüğünü korumak işine çok daha ciddi bir şekilde yaklaşmıştır. Bu ciddiyet ve fazla temkinlilik, zaman zaman oldukça yoğun baskılara ve sansürlere dönüşmüş ve etki tepkiyi doğurmuş, kendisi hal' edilmiştir. (Miladi: 26 Nisan 1909) Osmanlı Devleti, 1853 yılında Rus Çarı I. Nikolay'ın da söylediği gibi "hasta adam" statüsünde olan, ekonomisi ve askeriyesi artık eskisi gibi olmayan bir devletti. Bu devlet II. Abdülhamid'in hükümdarlığı devrinde tarih sahnesinden silinmemiş olmakla birlikte, kendisinin ana hedeflerinden birisi olan ve memleketteki Müslüman kitleleri elde tutma ve bağlılıklarını sağlama amacını güden İslamcılık-Ümmetçilik anlayışı da, dokuz sene sonra (1914) Sultan Reşat'ın bir halife olarak Müslümanları savaşa davet etmesi ve Arap Müslümanların çoğunun karşı safta Osmanlı'yla savaşması sonucundan anladığımız üzere pek de kabul görmemiştir. (Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra elde kalan topraklarda çoğunlukla Türklerin yaşaması sonucunda uygulanması en mümkün durumda olan Türkçülük anlayışı ile kendisini Türk hisseden herkesin Türk sayıldığı bir sistemle bağımsız bir Türk Devleti kurulabilmiştir.) İstanbul muhasarası sırasında kardeşi Cem Sultan'ın da kendisine ve Osmanlı'ya karşı savaştığını gören ve içinde bulunduğu durumdan dolayı daha sonra kaleme aldığı ve Fatih Kanunnamesi dediğimiz kanunnamede, düzenin gerekliliği için kardeş katlini münasip kılan II. Mehmed'e göre, kendisinin karşılaştığı bu soruna bulunabilecek en iyi çözüm buydu. Büyük bir hata yaparak tarihe günümüzün şartlarından bakarsak, kanunnamenin bu kısmını hatalı, yanlış olarak görmemiz bile mümkün olabilir. Aynı şekilde I. Ahmed'in tahta çıkış sürecinde babası III. Mehmed'in birçok şehzadeyi katletmiş olması da onun üzerinde büyük bir etki yaratmış olmalı ki, kendisi de kardeş katlini kaldırıp, yerine ekber-erşed kuralını getirmiştir. Amcası Abdülaziz'in hal'i ve katli de kendisinin üzerinde büyük bir etki bırakan II. Abdülhamid'e "Ulu Hakan" olarak bakmak da, "Yıldız'daki Baykuş" veya "Kızıl Sultan" olarak bakmak da bizce hatalıdır. Kendisi yıkılmak üzere olan bir devleti kurtarmak için çabalayan ama aklında her an hal' olmak fikri bulunduğundan dolayı, bugünden bakıldığında anlaşıldığı üzere, gereğinden ağır önlemler alan ve devletin yıkılışını kendi saltanatı içerisinde önleyebilmiş bir hükümdardır.

Onur KARABAĞ 14.03.2019 KAYNAKÇA
Cevdet Küçük, “ABDÜLHAMİD II”, TDV İslâm Ansiklopedisi, (İstanbul: 1988), 1. Cilt: 216-224.

Cevdet Küçük, “ÇIRAĞAN VAK’ASI”, TDV İslâm Ansiklopedisi, (İstanbul, 1993), 8.Cilt: 306-309.

“1876 Kanunu Esasi”, Erişim: 12 Mart 2019, http://www.anayasa.gen.tr/1876ke.htm

CNN Türk, “Ulu Hakan mı Kızıl Sultan mı? İlber Ortaylı anlattı”, Erişim: 12 Mart 2019, https://www.youtube.com/watch?v=1jsZjDuJlFo


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Otoriter Rejimlerin Demokratikleşmesi: Türkiye Örneği Üzerinden

GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde çok partili sisteme geçiş denemeleri yapılmasına rağmen bu girişimler dönemin şartlarından ötürü başarıya ulaşamamıştır. Türkiye, yirmi üç yıllık tek-parti iktidarının ardından demokrasiye geçmiş ve siyasal plüralizme erişmiştir. Bu politik geçiş, Türkiye’nin politik hayatı ve demokratikleşme tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Dönemin uluslararası koşulları ve iç politikada cereyan eden gelişmeler çok partili sisteme geçilmesinde etkili olmuştur. Bu araştırma projesinde, Türkiye’nin otoriter tek parti rejiminden demokratik çok partili sisteme geçişini etkileyen iç ve dış faktörler incelenecektir. Sözü edilen iç ve dış faktörler birbirinden bağımsız olmamakla beraber birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler. Bu faktörlerin incelenmesi, Türkiye’de demokrasinin oluşumunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir.

Batı Avrupa'da Yeni Bir Dünya Savaşının Hazırlıkları: İttifakların Genel Durumları

BATI AVRUPA’DA YENİ BİR DÜNYA SAVAŞININ HAZIRLIKLARI: İTTİFAKLARIN OLUŞUM SÜRECİ

Özet

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmemişken Avrupa yine bir dünya savaşı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler ve İtalya’da iktidara gelen Benito Mussolini’nin yayılmacı politikaları ile beraber Faşizm ideolojisi de Avrupa’da yayılmaya başladı. İtalya’nın Arnavutluk, Almanya’nın ise Çekoslovakya ve Avusturya’yı topraklarına katması bir tehlike olarak görüldüyse de somut bir adım atılmamıştı. Bu şekilde hayat sahası idealini gerçekleştirmek isteyen Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası’yla, Roma İmparatorluğu düşleri kuran Mussolini yönetimindeki İtalya, ideolojilerinin de yakın olması dolayısıyla yakınlaştılar. Bu yazıda, Avrupa’daki bu yakınlaşmanın etkilerini ve diğer ittifakları ele alacağız.

Anahtar Kelimeler: II. Dünya Savaşı, Almanya, İtalya, Fransa, Birleşik Krallık.

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek
Özet Her seçim tecrübesi yaşadığımızda meydanlara inen siyasilerin, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için muhtelif vaatler verdiklerine tanık oluyoruz. Özellikle siyasiler çıkarlarına ulaşmak için ekonomik vaatleriyle seçmenleri etkilemeye çalışmaktadır. Tabii olarak iktidara ulaşan siyasiler, mevcut oy potansiyelini korumak, arttırmak ve siyasi çıkarlarını maksimize etmek adına ekonomik vaatlerini icra ederler. Ancak bu ekonomik vaatlerin, ekonomi politikasına ve mevcut ekonomi durumuna olumlu veya olumsuz etkileri olmaktadır. İşte bu makalede siyasilerin ekonomik vaatlerinin ekonomi politikasına göre etkileri tartışılarak, İran İslam Cumhuriyeti üzerinden örneklendirmeye çalışılacaktır.

Giriş Seçim tecrübesi yaşadığımızda çeşitli medya araçlarından gördüğümüz üzere siyasi figürler, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için seçmenleri etkilem…