Ana içeriğe atla

Batı Avrupa'da Yeni Bir Dünya Savaşının Hazırlıkları: İttifakların Genel Durumları



BATI AVRUPA’DA YENİ BİR DÜNYA SAVAŞININ HAZIRLIKLARI: İTTİFAKLARIN OLUŞUM SÜRECİ

Özet

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmemişken Avrupa yine bir dünya savaşı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler ve İtalya’da iktidara gelen Benito Mussolini’nin yayılmacı politikaları ile beraber Faşizm ideolojisi de Avrupa’da yayılmaya başladı. İtalya’nın Arnavutluk, Almanya’nın ise Çekoslovakya ve Avusturya’yı topraklarına katması bir tehlike olarak görüldüyse de somut bir adım atılmamıştı. Bu şekilde hayat sahası idealini gerçekleştirmek isteyen Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası’yla, Roma İmparatorluğu düşleri kuran Mussolini yönetimindeki İtalya, ideolojilerinin de yakın olması dolayısıyla yakınlaştılar. Bu yazıda, Avrupa’daki bu yakınlaşmanın etkilerini ve diğer ittifakları ele alacağız.

Anahtar Kelimeler: II. Dünya Savaşı, Almanya, İtalya, Fransa, Birleşik Krallık.


Birinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Almanya’nın Genel Durumu ve Adolf Hitler’in İktidarı

Adolf Hitler, Nazi Partisi’yle beraber ortaya çıktığı zaman ilk süreçte %6,6 ardından %3 oy alabilmişti. Ancak 1929 yılında Avrupa’da ekonomik bir buhran başlamıştı. Sırtında yüklü bir tamirat borcu olmasının yanında bir de ekonomik buhranla karşılaşan Alman halkı, Versay Antlaşması’na karşı nefret söylemlerini artırmıştı. Nazi Partisi birçok söyleminde Almanya’nın içerisinde bulunduğu olumsuz durumu Versay Antlaşması’na, komünistlere ve Yahudilere bağlamaktaydı. Almanya’da birçok kesim yaşanan olumsuz ekonomik koşulların da tetiklemesiyle Nazi Partisi’ne üye olmaya başlamıştı. Bunun yanında bu antlaşmada devletin ekonomik olduğu kadar askeri alanda da güçlenmesini ve çeşitli faaliyetlerde bulunmasını engelleyen bazı antlaşma maddeleri bulunuyordu. Almanya’nın gelişimini engelleyici tüm bu maddeler, Fransa’nın Kıta Avrupası’nda orantısız bir şekilde büyümesinin de önünü açtığı için Avrupa’da bir güç dengesizliği meydana geldi. Yenik duruma düşen herkeste görülebileceği gibi Almanlar’da da intikam hırsının oluşması uzun sürmedi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan antlaşmayla sanayisi gelişemeyen, ekonomik anlamda yokluk çeken ve kendi kendine yetemeyecek duruma gelen bir Almanya meydana getirilmişti. Güçlü bir hitabete sahip, halkını iyi tanıyan, halkının isteklerini iyi analiz edebilen ve duyulmak isteneni söyleyen birinin ortaya çıkmasıyla beraber Almanya için artık yeni bir sayfa açılmış oluyordu. Kendilerine güvenleri geri gelen ve güçlü hisseden Alman halkı, bahsedilen liderin, Hitler’in etrafında toplanmaya başladı. Bu şekilde gücü eline alan Hitler, yayılmacı politikalarına başladı. Almanya, 1 Eylül 1939 yılında Polonya’ya saldırarak İkinci Dünya Savaşı’nı resmen başlatmış oldu.

Bu olay birdenbire gerçekleşmiş ve plansız değildi, ciddi bir hazırlık aşaması olmuştu. Hitler’in Kavgam kitabında da belirttiği gibi ileri derecede bir Yahudi nefreti vardı. Siyasete ilgisi olan bir kişinin bu nefreti ciddiye alınmalıydı. Ancak ileride neler yapabileceğinin sinyallerini kitabında açıkça veren Hitler, diğer devletler tarafından pek de ciddiye alınmadı. (Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill “Eğer Hitler’in ‘Kavgam’ adlı kitabını ciddiye alarak okusaydık, İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasına engel olurduk” demiştir.) Daha sonra güçlenip iktidara geldiğinde Versay Antlaşması’nda yasaklanmış olduğu açıkça belirtilmiş olmasına rağmen Almanya, Avusturya’yı resmen ilhak etti. (Anschluss, 12 Mart 1938) Sonrasında 16 Mart 1939’da sonlanacak bir süreçle, Çekoslovakya’nın parça parça işgaline dahi barışın koruyucuları tarafından “taviz” verilerek ses çıkartılmadı. Bu şekilde bir taviz, gerçekten de başka tavizleri doğurdu. Milletler Cemiyeti’nin kuruluş aşamasında çok ciddi uğraşlar veren ABD Başkanı W. Wilson, Avrupa’da mutlak barışı hedefliyordu. Bundan dolayı günümüzdeki Birleşmiş Milletler’in aksine bu cemiyet, askeri müdahaledense, devletlere çeşitli öneriler sunarak barışı korumaya çalışacaklardı.  Barışın koruyucusu konumunda olan ve Milletler Cemiyeti çatısı altında toplanan devletler de bu saldırgan hareketlere karşılık olarak, yalnızca “diplomatik” tepkilerini göstermekle yetinmek durumunda kaldılar. Avrupa  devletleri, bu faaliyetleri Versay Antlaşması’ndan kurtulmak olarak nitelemiş olmalıdır ki, Hitler daha başka işgal hareketlerine girişince olayın ciddiyeti anlaşılmış ve tedbirler alınmaya başlanmıştır.

İtalya’nın Genel Durumu ve Berlin-Roma Mihveri

Savaşın ardından İtalya topraklarında da Komünizm akımı etkilerini göstermeye başlamıştı. Bu durum, Komünizm karşıtı siyasi akımların da varlığı dolayısıyla bir siyasi kargaşa ortamı yaratmaya başlamıştı. Kendisi de bir zamanlar Komünist idealin peşinden gitmiş ancak çeşitli sebeplerle keskin bir ideoloji değişimi yaşamış, fikirleri değişmiş olan Benito Mussolini, böyle bir ortamda kurulan ve sağcı unsurlardan oluşan Faşist Parti’nin başına geçmişti. Ülkedeki sorunları ancak kendisinin çözebileceği iddiasıyla yola çıkarak, İtalya Kralı III. Vittorio Emanuele’ye iktidarı kendisine devretmesini, aksi halde yandaşlarıyla Roma’ya yürüyeceğini bildirdi. Bu durumu önleyip sıkıyönetim ilân edebileceği halde kral öneriyi kabul etti ve Mussolini İtalya’da yönetimi eline almış oldu, bir süre sonra da Kral III. Vittorio Emanuele, artık “İtalya Diktatörlüğü”nün sözde hükümdarı olduğunu fark ettiği için olsa gerek, çoğu yetkisini oğluna devretti. Bu dönemden sonra Roma İmparatorluğu hayallerini direkt dile getirmeye başladı ve Akdeniz’i ve kontrol altına almak için çeşitli işgal hareketlerine başladı.

Nazi Almanyası ile Benito Mussolini yönetimindeki Faşist İtalya, 1936 yılında Berlin-Roma Mihveri’ni oluşturdular. Bu şekilde Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkmış Almanya ile galip çıksa da vadedilen çoğu şeye erişemeyen İtalya, yeni bir dünya savaşının arefesinde bir araya gelmiş oldular. Tıpkı Almanya’da olduğu gibi İtalya’da da halk dünya savaşının sonuçlarından pek memnun değildi. Birleşik Krallık tarafından kendilerine verileceği güvence altına alınan toprakların büyük bir kısmı, Akdeniz’de güçlü bir İtalya görmek istenilmediğinden dolayı Yunanistan’a verilmişti. Bu şekilde kendi güdümündeki Yunanistan’a destek veren Birleşik Krallık, İtalya’nın tepkisini çekmişti. Bu durum da artık İtalya’nın Birleşik Krallık ile aynı safta savaşa girmesi ihtimalini ortadan kaldırmıştı. Ayrıca İtalyanların da bu durumdan hoşnut olmamaları sonucu Benito Mussolini, çok da zorlanmayarak yönetimi ele aldı ve Faşist idaresini kurdu. Emperyal hedeflerini gerçekleştirememesi ve Birleşik Krallık ile Fransa’ya göre hemen hiç sömürgesi olmaması, saldırgan bir politika izlemesine yol açtı. Bu gelişmelerin ışığında İtalya 1937 yılında bir Afrika devleti olan Habeşistan’a saldırdı ve artık cephelerin yalnızca Avrupa’da açılmayacağı da ortaya çıkmış oldu. Çünkü Habeşistan’ı egemenliği altına alan bir İtalya’nın, İngiliz egemenliğindeki Mısır’ı da tehdit edeceği açıktı.

Müttefikler’in Genel Durumu

Fransa
I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından bir kara savaşıyla topraklarını işgal etmesini engellemek amacıyla Almanya’nın her türlü gelişimini engelemek istemişti. Bunun öncelikli adımlarını Versay Antlaşması’nda kabul ettirmeyi amaçlamıştı çünkü Birleşik Krallık’ın Kıta Avrupası’nda olmayışı, ABD’nin de tekrar bir yalnızlık politikası gütmesi, Almanya ile Fransa arasında yaşanabilecek olası bir çatışmada Fransa’yı yalnız bırakıyordu. Ayrıca bir etkinin, aynı büyüklükte bir tepki yaratacağının da farkında olan Fransa, iki dünya savaşı arasındaki dönemin tamamında Almanya tehdidine yönelik tedbirler almaya çalışmıştı. Birleşik Krallık’ın karşı tarafta bir Rus-Alman ittifağından endişe ederek açık bir şekilde Fransa’yla ittifak yapamaması ve Amerikan Senatosu’nun Versay Antlaşması’nı ve Rheinland’ın Fransa’ya verilmesini onaylamaması Fransa’yı başka ittifaklar aramaya yöneltti. Daha sonra Fransa, Belçika’yla 7 Eylül 1920, Polonya’yla 19 Şubat 1921, Çekoslovakya’yla 25 Ocak 1925, Romanya’yla 10 Haziran 1926 ve Yugoslavya’yla 11 Kasım 1927’de, “çeşitli dayanışmaları içeren” antlaşmalar imzalamıştır. Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, Belçika, Polonya ve Küçük Antant devletleriyle imzalanan bu antlaşmalarla, modern bir Kutsal İttifak’ın meydana getirildiğini ifade etmiştir.

Birleşik Krallık

Birleşik Krallık, ilk dünya savaşının ardından kazananlar tarafında bulunmasına rağmen uzun zamandır savaşta olunması ve halkın savaş halinden bıkmaya başlaması gibi durumlardan dolayı, savaşın sonunda eski görkemini yavaş yavaş ABD’ye kaptıran bir devlet portresi çizmeye başlamıştı. Almanya gibi bir pazarı eski gücüne kavuşturmak Birleşik Krallık için hayati bir önem taşıyordu ancak Almanya’nın sırtındaki “tamirat borçları” adındaki yüklü savaş tazminatı, bu devletin ticari faaliyetlerine ciddi bir darbe vuruyordu. Bundan dolayı olsa gerek Almanya’nın ilk dünya savaşından sonra ayağa kaldırılması ve İngilizler her teklifte bu borçların miktarını azaltıp ödeme şartlarını kolaylaştırmaya çalışmıştır. Ancak ayağa kalkmaya başlayan Almanya’nın bulunduğu Kıta Avrupası’nın işlerine önemli müdahaleler yapmamış ve tıpkı ABD gibi bir yalnızlık dönemine girmiştir. Bu izole olma durumu da Lebensraum (Yaşam Alanı) iddiasındaki Almanya’nın topraklarını genişletmesini ve politikalarını uygulayabilmesini kolaylaştırmıştır diyebiliriz.

Birleşik Krallık'ta 27 Mayıs 1937’de, daha önce Sağlık Bakanı ve Hazine Müsteşarı olarak çeşitli görevlerde bulunan Arthur Neville Chamberlain, başbakanlık görevine gelmişti. Geçmişteki görevlerinden dolayı tanınan ve saygı duyulan bir isimdi. Hitler’in Lebensraum iddiasıyla birlikte Sudetenland’ı işgal etmesi ve bir savaş ortamının oluşması üzerine 28 Eylül 1938’de toplanan Münih Kongresi’ne de Birleşik Krallık’ı temsilen Chamberlain katılmıştı. Nazi Almanyası führeri Adolf Hitler, İtalya’nın Faşist diktatörü Benito Mussolini, Fransa başbakanı Édouard Daladier ve Birleşlik Krallık başbakanı A. Neville Chamberlain’in katıldığı bu kongrede, Almanya’nın işgali altındaki Sudetenland Almanya’ya bırakılacak ancak Çekoslovakya’nın geri kalan toprakları İngiltere ve Fransa’nın koruması altında kalacaktı. Bu şekilde Hitler’in saldırgan politikasını küçük bir tavizle de olsa durdurmuş olduklarını uman Birleşik Krallık ve Fransız yetkililer, ileride oluşacak iki kutuplu dünyada Çekoslovakya’yı kendi elleriyle Doğu Bloku’na ittiklerini fark edemediler. Çünkü durdurmayı planladıkları Hitler, Sudetenland haricindeki Çekoslovakya toprakları için Birleşik Krallık ve Fransa’nın garanti vermesinin bir önemi olmadığını ve asıl garantinin Almanya tarafından verildiğini belirtip, 15 Mart 1939’da Prag’a girerek Çekoslovakya’yı haritadan silmişti. Bu konferansa davet edilmeyen Sovyetler ise taban tabana zıt bir ideolojileri de olsa karşısındaki rakiplerin aynı olmasından dolayı daha da yakınlaşmaya başladılar ve 23 Ağustos 1939’da Rus-Alman Saldırmazlık Paktı imzalandı. Birleşik Krallık bu olaya tepki olarak 25 Ağustos 1939’da Polonya ile ittifak antlaşması imzalasa da artık Rus sınırını güvene alan Hitler, Polonya’ya saldırmakta bir engel kalmadığını düşünüp 1 Eylül 1939’da Polonya’ya girdi ve İkinci Dünya Savaşı’nı başlattı. Savaşın çıkmasını engelleyemeyip bir de Münih Konferansı’nda Nazilere toprak vermesi yüzünden koltuğu sallanmaya başlayan Chamberlain ise 1940’ta Nazilerin bir ay gibi bir sürede Norveç’i ele geçirmesine mâni olamadığı için istifa etmiştir. Yerine Winston Churchill, 11 Mayıs 1940 tarihinde Milli Kabine oluşturarak göreve başlamıştır.

Sonuç

İlk dünya savaşının ardından mağlup tarafı neredeyse bir daha ayağa kalkamayacak derecede kısıtlamak hiçbir işe yaramamıştı. Aksine bu durum ateşleyici bir görev görmüştü. Fransa’nın ilk savaşta kazandıklarını korumaya çalışması isteğine rağmen Birleşik Krallık’ın çok uzun bir zaman Naziler’e gereken tepkiyi göstermemesi Nazi Almanyası’nın gelişimine zemin hazırladığı gibi, bu devletler tarafından açıkça verilen tavizler de Almanlar’ın önünü açmıştır.
Kendisine genişleme alanını çok rahat bir şekilde bulabilen Hitler, Avrupa’daki müttefiği Mussolini ile beraber (çoğu zaman Mussolini’ye güçlü destekler vererek) ilerlemiş, ilk dünya savaşında alamadığı yerleri almış, Kıta Avrupası’nın neredeyse tamamına hükmetmiştir. Hitler, güç sarhoşluğu olarak yorumlanamayacak derecede planlı olan yayılmacı isteklerini, yaşam sahası adıyla yalnızca Alman yaşam alanlarını ele geçirerek Almanları birleştirmek olduğunu iddia etse de tüm Avrupa’yı etkisi altına almasıyla bunun asıl amacı olmadığını anlayabiliyoruz. Sonuç olarak dünya demokrasilerinin inşa etmeye çalıştıkları sistemde oluşturdukları Milletler Cemiyeti gibi kimi mekanizmaların yaptırım güçleri hiçbir işe yaramamıştı. Hem asker hem sivil milyonlarca insanın öldüğü bu savaşın yarattığı yıkımları göz önüne alındığı zaman, Rus Yazar Aleksandr Puşkin’in “Kötü bir barış, iyi bir savaştan daha iyidir.” sözünün Versay Antlaşması için ne kadar geçersiz kaldığını anlamak mümkündür.


Onur KARABAĞ
30.04.2019


Referanslar

ARMAOĞLU, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Kronik Kitap, İstanbul, 2019.

ANCHIERI, E , ÜÇOK, C . "«II. CİHAN SAVAŞININ SEBEBLERİ» AVRUPA BÜYÜK DEVLETLERİ ve HİTLER". Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 16 (1959)

ÜSTE, A . "Birinci Dünya Savaşı Sonrasında Avrupa’da Güç Dengesi ve Hitler’in Güç Dengesi Politikası". Aydın İktisat Fakültesi Dergisi 3 (2018): 68-82.

GÜRBÜZ, M . "Bir İdeal Bir Amerikan Başkanı ve Onun Başarısızlığı : Başkan Wilson ve Milletler Cemiyeti". Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi 8 (2002).

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Otoriter Rejimlerin Demokratikleşmesi: Türkiye Örneği Üzerinden

GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde çok partili sisteme geçiş denemeleri yapılmasına rağmen bu girişimler dönemin şartlarından ötürü başarıya ulaşamamıştır. Türkiye, yirmi üç yıllık tek-parti iktidarının ardından demokrasiye geçmiş ve siyasal plüralizme erişmiştir. Bu politik geçiş, Türkiye’nin politik hayatı ve demokratikleşme tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Dönemin uluslararası koşulları ve iç politikada cereyan eden gelişmeler çok partili sisteme geçilmesinde etkili olmuştur. Bu araştırma projesinde, Türkiye’nin otoriter tek parti rejiminden demokratik çok partili sisteme geçişini etkileyen iç ve dış faktörler incelenecektir. Sözü edilen iç ve dış faktörler birbirinden bağımsız olmamakla beraber birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler. Bu faktörlerin incelenmesi, Türkiye’de demokrasinin oluşumunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir.

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek
Özet Her seçim tecrübesi yaşadığımızda meydanlara inen siyasilerin, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için muhtelif vaatler verdiklerine tanık oluyoruz. Özellikle siyasiler çıkarlarına ulaşmak için ekonomik vaatleriyle seçmenleri etkilemeye çalışmaktadır. Tabii olarak iktidara ulaşan siyasiler, mevcut oy potansiyelini korumak, arttırmak ve siyasi çıkarlarını maksimize etmek adına ekonomik vaatlerini icra ederler. Ancak bu ekonomik vaatlerin, ekonomi politikasına ve mevcut ekonomi durumuna olumlu veya olumsuz etkileri olmaktadır. İşte bu makalede siyasilerin ekonomik vaatlerinin ekonomi politikasına göre etkileri tartışılarak, İran İslam Cumhuriyeti üzerinden örneklendirmeye çalışılacaktır.

Giriş Seçim tecrübesi yaşadığımızda çeşitli medya araçlarından gördüğümüz üzere siyasi figürler, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için seçmenleri etkilem…