Ana içeriğe atla

Ulusal Kimliğin İnşasında Türk Milliyetçiliğinin Etkisi


ULUSAL KİMLİĞİN İNŞASINDA TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN ETKİSİ
ÖZET

Osmanlı İmparatorluğu’nun vatandaşlık anlayışı genel olarak “Osmanlıcılık” ideolojisine dayanmaktadır. Bu ideolojiye göre ortak bir vatan kavramı çevresinde Osmanlı milleti oluşturulmalıdır.  23 Temmuz 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet, cemaatten topluma geçilmesiyle birlikte toplumsal ve siyasal bir aktör olan vatandaşı ortaya çıkarmıştır.  Sonrasında Osmanlıcılık fikrinin yerini Türkçülük almıştır. Daha milli bir vatandaşlık kavramı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu makalede, Türkiye’de Osmanlı modernleşmesinin bir ürünü olan milliyetçiliğin ortaya çıkışı incelenecektir. Bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar gelen tarihsel süreç içerisinde vatandaşlık kavramı ve Türk milliyetçiliğinin ulusal kimliğin inşasına etkileri değerlendirilecektir.

Anahtar Kavramlar: Türkçülük, Türk Milliyetçiliği, Ulusal Kimlik, Ulus Devlet, Modernleşme

GİRİŞ
Milliyetçilik, tarihsel süreç içerisinde ulusal kimliğin inşası yolunda mühim fonksiyonları olan bir ideolojidir.  Türkiye’de milliyetçi fikir ve hareketlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde meydana gelen hadiselerle ortaya çıktıkları kabul edilir. Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışında imparatorluğun eski parlak günlerine nasıl dönülebileceği düşüncesi etkili olmuştur. İmparatorluğun dağılmasını önlemek için geliştirilen İslamcılık ve Osmanlıcılık ideolojilerinin bu noktada çözüm alternatifi olarak yetersiz oldukları anlaşılmasıyla beraber milliyetçilik tek çözüm seçeneği olarak kalmıştır. Türk milliyetçiliği toplumsal dinamiklerde meydana gelen değişimin doğal bir sonucu olarak değil, imparatorluğun dağılma sürecini önlemeyi amaçlayan çözüm alternatiflerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. Türk milliyetçiliği toplum içerisinde elit bir grup tarafından benimsenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin inşa edilmesiyle birlikte milliyetçilik Türk milletini oluşturan en müessir ilke olmuştur.
Fransız İhtilali sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan milliyetçilik akımı Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesi altında olan azınlıklıkların bağımsızlık mücadelelerinin esas sebebi ve itici gücü olmuştur. Milliyetçilik akımının etkisiyle 1881-1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrı 30 devlet oluşmuştur. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, vatandaşlık kavramına bir inşa olarak bakarak Türk kavramını ulus üzerinde inşa etmeye odaklanmışlardır.

Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi
Osmanlı Devleti’nde “millet sistemi” esas itibarıyla İslam Hukuku’na dayanmıştır. İslam Dininde millet kavramı din, mezhep: bir din ve mezhebe bağlı topluluk anlamlarına gelmektedir. Bu kavram Kur’an’da da “din ve şeriat” anlamlarında kullanılmakta ve on beş yerde geçmektedir (Eryılmaz, 1996: 17). Osmanlı Devleti yüzyıllar boyunca farklı etnik ve dini grupları bünyesinde barındırmıştır. Osmanlı toplumsal yapısında millet, bir dini topluluğun mensuplarını ifade etmektedir. Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında olan toplulukları, din ve mezhep esasına göre örgütleyip yönettiği sisteme “millet sistemi” denilmektedir.
İslâm hukukuna göre insanlar Müslümanlar ve Gayrimüslimler olmak üzere iki gruba ayrılır. İslam ülkesinde sürekli olarak yaşayan herkes, inançları fark etmeksizin bu ülkenin vatandaşlarıdır. Osmanlı’da gayrimüslimler de tıpkı Müslümanlar gibi, bütün haklara sahiplerdir. Gayrimüslimlerin de evlenme, çocuklarına veli olma, vasi tayin etme, nafaka, miras, mal ve mülk edinme hakları vardır. Bu çerçevede Osmanlı’da gayrimüslimlere kamu düzenini ilgilendiren konularda İslâm hukuku kuralları uygulanmış, aile, miras ve bir kısım ticaret hukuku konularında ise, kendi inançlarından kaynaklanan özel hukuk kurallarıyla baş başa bırakılmışlardır (Şirin, 2009: 63). Millet sistemi ile farklı inançlara sahip topluluklara kendi inançlarını özgürce yaşama fırsatı sunulmuştur. İnsan hakların, din ve vicdan özgürlüklerine değer verilmesi o dönemin şartları açısından değerlendirdiğimizde önemli bir durumdur.
Osmanlı millet sisteminin yapısında değişen koşullarla beraber zaman içerisinde dejenerasyon meydana gelmiştir. Sistemin dejenere olmasının temel nedeni Batı etkisi ve yaşam standartlarının değişimidir. XVIII. Yüzyıldan itibaren gayrimüslim halk Osmanlı kültür ve medeniyetinden uzaklaşarak Batı kültürüyle yakınlaşmaya başlamıştır. Gayrimüslim halkın Osmanlı Devleti’nden koparak farklı kültürlere yönelmesinin ana sebebi siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmelerdir. Osmanlı Devleti’nin dünya siyasetinde eskisi kadar etkili olmaması ve egemen güç konumundan uzaklaşması burada önemli bir etkendir. Aynı yüzyılın sonlarında Fransız İhtilali’nin de etkisiyle gayrimüslim topluluklar arasında ulusçu hareketler belirmeye başlamıştı. Yunanistan 1829 yılında Batılı devletlerin yardımlarıyla bağımsızlığını elde ederek Osmanlı Devleti’nden ayrılmıştır. Yunanistan’ın bağımsızlığını elde etmesi Osmanlı millet sistemini parçalamıştır. Aynı şekilde Batılı güçler tarafından desteklenen Osmanlı Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı, Osmanlı Devleti’nin gücünü ne denli yitirdiğini tekrar ortaya koymuştur. Osmanlı idari ve toplumsal yapısındaki bozulmaları engellemek amacıyla çözüm arayışlarına girilmiştir. Bu doğrultuda millet sistemini yeniden düzenlemeye yönelik adımlar atılmıştır.
Çözüm arayışlarının ilk aşaması 3 Kasım 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı’dır. Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa, Avrupa kamuoyunun desteğini elde etmek amacıyla padişaha Tanzimat Fermanı’nı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) ilan ettirdi. Ferman doğru önlemler alınırsa 5-10 yıl içinde ülkenin düzeleceğini bildiriyordu. Yapılacak şeyler, 1) can, ırz (şeref), mal güvenliğinin sağlanması, 2) iltizam usulünün kaldırılması, 3) askerlik görevinin düzene sıkılması ve sınırlandırılmasıydı. Ferman faydalı, nizami kanunların yapılacağını, rüşvetin yasak olacağını, Müslüman ve Müslüman olmayanlara eşit olarak uygulanacağını bildiriyor ve Avrupa devletlerinin bu belgeye tanık olmaları için kendilerine resmen bildirilmesini öngörüyordu (Akşin, 2017: 30). Tazimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin milliyetçi aydın ve yazarları tarafından pek memnuniyetle karşılanmamıştır. Ancak dini inancı ve mezhebi ne olursa olsun insan hakları ve hukuk devleti tüm toplum için gereklidir. Bu noktada Tanzimat Fermanı, demokratikleşmenin ve demokratikleşme mücadelemizin ilk adımı olması açısından önemli bir belgedir.
Tanzimat Fermanının ardından 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı ile İmparatorluk toprakları üzerinde yaşayan herkese tek vatandaşlık sıfatı altında, ancak imparatorluğun İslami geleneklerine zarar vermeksizin eşit hak ve görevler tanıma yönünde bir sistem değişikliği süreci başlamıştır. Bu düşünce, azınlıkları İmparatorluğa bağlamak ve onların bağımsızlık ideallerini yatıştırmak amacının gerçekleştirilmesine yöneliktir. Ancak bunun mantıksal sonucu elbette Osmanlı Devleti'nin doğuşundan beri yürütülen millet sisteminin sona ermesi demek olacaktır. Osmanlılık, Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün tebaasını eşit vatandaş sayma fikri, sonunda 1876 Anayasası ile kabul olunmuş ve teorik olarak 1918 yılına kadar da yürürlükte kalmıştır. Gerçekte ise, azınlıklar arasında baş gösteren milliyetçilik düşünceleri daha sonra Türkler tarafından da benimsenerek Osmanlı vatandaşlığı fikri, anlamını kaybetmiştir (Karpat, 2010: 124).

Türkçülüğün Keşfi ve Türk Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı
Türk toplumu İslamiyet ile bütünleştikten sonra karakterine baskın olarak dinsel bağlarının egemen olduğu ümmet haline gelmişti. Bu sebeple Türkiye’de milliyetçiliğin gelişmesi, İslam ümmetçiliğinden çok milletli Osmanlıcılığa, oradan İslamcılığa ve nihayet Osmanlı düşüncesinden ve İslam ümmetinden ayrı -içinde olmakla beraber- bir Türk milleti olarak tek millet milletçiliği ve vatanperverliği şeklinde bir gelişme göstermiştir. Türk Milliyetçiliği de Osmanlı imparatorluğunun yıkılmak üzere olduğunun, Türk aydınlarınca hissedilmeye başlandığı bir dönemde imparatorluğunun çeşitli din ve milletlerinden meydana gelen kozmopolit yapısı içinde bir tepki ve kendini bulma akımı olarak doğmuş ve daha ziyade “Türkçülük” olarak adlandırılmıştır (Kafesoğlu, 2013: 45). Türklerin İslamiyet’i kabulünün ardından mevcut Türk inanç ve geleneklerinde değişimler meydana gelmiştir. İslâm inanç sisteminde mevcut olan "ümmet", “ümmetçilik” anlayışı ve İslâm’ın kavmiyetçiliği reddetmesi Türklerde ulusal bilincin gelişmesini geciktirmiştir. XX. Yüzyılın başlarında gelişen Türkçülük akımına dayalı bir milliyetçilik düşüncesi ile ulus bilinci entegre olmaya başlamıştır. Ulus bilinci içerisinde Türk ulusunun idrak edilmesinde Batı etkisinin büyük bir payı vardır.
Türkçü ideolojinin doğuşu ve gelişmesinde Batılı Türkologların Türk tarihi, Türk dili ve kültürü üzerine yaptığı çalışmaların önemli yeri bulunmaktadır. O zaman kadar Türk kelimesini kullanmayan Osmanlı'ya karşılık, Batılılar Osmanlı Devleti’nden “Türkiye” olarak söz etmektedirler. Türk milliyetçiliği düşüncesinin ortaya çıkmasından önce, Avrupa'da Türklere ilişkin iki hareketin varlığı söz konusudur. Bunlardan birincisi, "Turquerie" yani Türk hayranlığıdır. Bu Fransızca kavram Türklere ve Türk kültürüne ilgi ve hayranlık duymayı ifade etmektedir (“Türkperestlik” ya da “Türk severlik” de diyebiliriz). Bunun yanında Avrupalı şair ve yazarların örneğin, Pierre La Fayette, Mismer, Pier Auguste Comte'un, Farreré’in Türklerin yaşam tarzı, gelenekleri konularında yazdıkları kitaplar Türk kültürünün Avrupa'da tanınmasına ve ilgi çekmesi sonucunu doğurmuştur. Avrupa'daki ikinci hareket de Türkoloji adıyla ortaya çıkmış, özellikle Rusya'da, Almanya'da, Macaristan'da, Danimarka'da Fransa ve İngiltere'de birçok bilim adamı eski Türklere, Hunlara ve Moğollara ilişkin tarihi ve arkeolojik araştırmalar yapmaya başlamışlardır (Gökalp, 1972:5-6). Batılı Türkologlar tarafından gerçekleştirilen çalışmalar Türk milliyetçiliğinin bilinmeyen yönlerinin ve niteliğinin ortaya konulması açısından büyük önem arz etmektedir. Bu araştırmalar ile Türk tarihine ışık tutularak Türk ırkının köklü bir geçmişte sahip olduğunu ortaya koymuştur. Türkoloji çalışmaları Osmanlı Devleti içerisindeki Türk aydınlarını da etkilemiştir. Kendi tarihlerini Osmanlı’dan ibaret gören Türk aydınları, bu doğrultuda Türk tarihi ve Türk kültürü üzerinde çalışmalar yapmaya yönelmişlerdir.
Osmanlı Devleti’nde “Türk” kavramına gerek eğitim ve siyaset alanında gerek ise toplumsal alanda olumsuz bir anlam yükleniyordu. Falih Rıfkı Atay "Zeytindağı" isimli kitabında, yüz yıllarca Osmanlı Devleti'nin egemenliğinde bulunan ve Arapların çoğunlukta olduğu coğrafyalarda, "Türk müsün?" sorusuna "Estağfurullah!" şeklinde cevap verildiğini nakletmiştir. Osmanlı toplumsal yapısına bakıldığında Türklük unsurunun tamamen İslâm kültürüne entegre olduğu görülmektedir.
XIX. yüzyılda gayrimüslim topluluklar arasında ulusçu hareketlerin yaygınlaşması ve bunu takiben bazı toplulukların özerk ve bağımsız devletler (Sırp ve Yunan halkları gibi) kurmaları diğer gayrimüslim ve Müslüman gruplardan gelen ayrılık taleplerini arttırmıştır. Müslüman eyaletler içerisinde de ayrılık talepleri ortaya çıkmış ve bazı eyaletler (Tunus, Cibuti) Osmanlı Devleti’nden ayrılmışlardır. Dönemin siyasal ve toplumsal durumu Türk milliyetçiliği ideolojisinin ortaya çıkması ve gelişmesi açısından ziyadesiyle uygundur.

Meşrutiyet Döneminde Türk Milliyetçiliği ve Vatandaşlık Anlayışı
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma dönemlerinde gayrimüslim tebaa, yabancı devlet uyrukluğuna geçerek o devletlere tanınan imtiyazlardan faydalanmak istemişlerdir. Bu durum Osmanlı Devleti’ni uyrukluk konusunda hukuki düzenlemeler yapmaya yöneltmiştir. Uyrukluk sorununu çözüme kavuşturmak için 1869 yılında Tabiiyet-i Osmaniye Kanunnamesi yayımlanmıştır. Tabiiyet-i Osmaniye Kanunnamesi, Osmanlı uyrukluğunun kazanılmasında soydanlık (kan bağı) ilkesini benimsemiştir. Kanunnameye göre anne veya babası Osmanlı uyruğundan olanlar Osmanlı uyruğu sayılmaktaydılar. Yabancı bir devletin uyruğu olduğunu iddia edenler bunu kanıtlamak durumundaydı (Aybay, 2015: 71). Tabiiyet-i Osmaniye Kanunnamesi ile vatandaşlık hukuki olarak ilk kez meşru bir zemine taşınmıştır. Tabiiyet din ve mezhep aidiyetinden soyutlanarak laiklik temelinde yeniden düzenlenmiştir. Bu kanunname İslam Dünyası’nın ilk seküler vatandaşlık kanunnamesidir.
24 Temmuz 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet, cemaatten topluma, mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya geçiş olarak açıklanan yeni bir siyasal-kamusal alan anlayışının ve onun aktörü olarak vatandaş kavramının ortaya çıkışına vesile olmuştur (Üstel, 2016: 59). Dönemin iktidar ortağı İttihat ve Terakki Fırkası ulus-devlet yapısına geçilmesini amaçlıyordu. Türk değerleri ekseninde buluşan kültürel bir üst milli kimlik oluşturarak imparatorluğun bütün kesimlerini bir arada tutmanın mümkün olduğunu düşünüyorlardı. Ancak İttihat ve Terakki, kültürel bir milli kimlik oluşturma fikrinden zaman içerisinde bütünüyle vazgeçecektir.
İttihat ve Terakki, 1913 yılına kadar çıkarılan çeşitli kanun ve mevzuatlarla vatandaş ile devlet arasındaki hukuksal, siyasal ilişkinin kurallarını belirlemeye çalışmıştır. 1876 tarihli Kanun-i Esasi’de yer almayan dernek kurma ve toplanma haklarını düzenleyen 1909 tarihli Cemiyetler Kanunu ve yine 1909 tarihli Tatil-i Eşgal Kanunu, örgütlü topluma yönelmenin ve bu bağlamda vatandaşın sivil ve siyasal katılımının önünü açarken, derneklerin amaç ve nitelikleriyle ilgili olarak birtakım sınırlamalar getirmiştir (Üstel, 2016: 27).  Cemiyetler Kanunu’na bir millet ismi taşıyan siyasal dernek ve birliklerin kurulmasını yasaklayan maddesinin getirilmesiyle birlikte, Rumeli’deki Rum, Bulgar ve diğer azınlık dernekleri kapatılmıştır (Lewis, 2008: 149). İttihat ve Terakki, bu hukuki hamleleri yaparak gayrimüslim vatandaşları kontrol altında tutmayı amaçlamaktadır. Getirilen sınırlamalar ile gayrimüslim halkları kışkırtmaya yönelik dernek, örgüt ve organizasyonların önlenmeye çalışıldığı açıkça görülmektedir.
İttihat ve Terakki Balkan Savaşları’nın kaybedilmesinden Osmanlılık politikasının iflas ettiğini resmen duyurmuştur. Gizliden gizliye Osmanlılık adı altında savunduğu Türk-İslam sentezini, İslam birliği ilkesinin de yıkılması sonucu artık sadece “Türkçülük” olarak savunmaya başlamıştır. Böylece, o zamana kadar, imparatorluk bünyesinde yer alan bütün unsurları bir arada tutmak anlamına gelen “İttihad-ı Anasır” politikalarının somut gerçeklikten uzak olduğunu anlamışlardır. 1913 kongresinde alınan kararlar ile bu ilke bir program maddesi olarak dile getirilmiştir (Akçam, 1997: 147).
Anadolu hızla Türkleştirilmeye başlanmıştır. Bu noktada ilk Türkleştirme alanı olarak Ege Bölgesi seçilmiştir. Ekonomik açıdan aşırı zenginleşmiş Rumların bölgeden planlı olarak ayıklanması istenmiştir. Buna uygun olarak alınan tedbirler 1914 yılı itibariyle uygulamaya konmuş, bu kapsamda bir kısım Rumlar Yunanistan’a göçe zorlanırken, bir kısmı Anadolu’ya gönderilmiştir. Rumlardan sonra, Anadolu’nun Türkleştirilmesi yolunda ikinci adım atılarak bu kez Ruslarla iş birliği yaptıklarına inanılan Ermeni nüfusu Anadolu’dan çıkarılmıştır. Böylece Anadolu, %90’ı Müslümanlardan oluşan bir toplum haline gelmiştir (Akçam, 1997: 15). Bu bağlamda İttihat ve Terakki’nin Türk olmayan unsurları tasfiye ederek modern bir ulus-devlet yaratma arzusu içerisinde olduğu görülmektedir. İttihat ve Terakki’nin vatandaşlık olgusunun gelişmediği bir toplumda millet yaratmaya çalışarak Türkiye Cumhuriyeti’nde kurulacak ulus-devlet oluşumunun temellerini attığını söyleyebiliriz.

Millî Mücadele Döneminde Türk Milliyetçiliği ve Vatandaşlık Kavramı
Millî Mücadelenin başlangıcından 1923’e gelinceye kadar, Mustafa Kemal Atatürk, Türk etnik kimliğine vurgu yapmaktan özenle kaçınmış; “Türkiye devleti”, “Türkiye halkı”, “Türkiye ordusu”, “Türkiye kadınları” gibi kavramları kullanmayı tercih etmiştir (Oran, 2018: 73). Mustafa Atatürk’ün etnik kimlik yerine ortak coğrafyaya vurgu yapması önemlidir. “Kan” esasına dayalı vatandaşlık anlayışı yerine “toprak” esasına dayalı bir vatandaşlık anlayışının benimseneceği izleniminin oluşturulduğu görülmektedir. Ülkenin ve milletin içerisinde bulunduğu seferberlik döneminin koşullarından ötürü kapsayıcı bir vatandaşlık mantalitesi geliştirilmiştir.
Bu yıllarda her ne kadar ulus devlet fikrinin ilk tohumlarının atılmasına şahit olunduysa da Türklük ve Türk milliyetçiliği kavramlarının henüz telaffuz edilmediğini görürüz. Örneğin Erzurum Kongresi Beyannamesi’nin 1. maddesinde, doğu illerinden söz edilirken hiçbir ilin “camia-ı Osmaniye”den ayrılamayacağı ifade edilmiştir. Sivas Kongresi’nde de aynı şekilde, Mondros Mütarekesi tarihindeki hudutlar içinde kalan ve her noktası “İslam ekseriyet-i kahiresiyle meskûn olan Memalik-i Osmaniye aksamı yekdiğerinden ve Camia-ı Osmaniye’den ayrılamaz” denmektedir. Beyannamede sık sık Memalik-i Osmaniye, Camia-ı Osmaniye, Ekseriyet-i İslamiye gibi ifadeler kullanılmaktadır. Yine, Misak-ı Milli’de de benzer ifadeler yer almaktadır (Özbudun, 1997: 63-64). Bu belgelerde, Türklük, Türk milleti, Türk milliyetçiliği gibi deyimlere rastlamak mümkün değildir. Daha çok milli topluluk, Osmanlılık, Müslümanlık gibi geleneksel kriterlere yer verilmiştir. Millî Mücadele yıllarında böyle bir söylemin tercih edilmesinin nedenlerine ilişkin olarak Bülent Tanör, Türk ulusçuluğunun henüz billurlaşmış olmamasını ve İtilaf bloğunun etnik bölünme yaratma hedeflerini boşa çıkarma niyetini göstermektedir (Özbudun, 1997: 65).
Sağlıklı ve başarılı bir bağımsızlık mücadelesi için milliyetçi ifadelerden uzak durulmuştur. Müslümanlık ve Osmanlılık olgularının vurgulanmasının temel sebebi, Türkler dışında diğer Müslüman grupları da Kurtuluş Savaşı’na entegre etmektir. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları işgalci güçlere karşı bağımsızlık savaşı verirken milliyetçi isyanlarla karşı karşıya kalmak istememektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Döneminde Türk Milliyetçiliği ve Vatandaşlık Kavramı
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Millî Mücadele döneminin kırılgan koşullarından ötürü Türk kimliğine vurgu yapan söylemlerden kaçınmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte direkt Türk milliyetçiliği söylemi ön plana çıkarılmıştır. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin kuran kadroların Türk milliyetçiliği odaklı bir ulus-devlet yapısı oluşturmak istediklerini göstermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası olan 1921 Anayasası’na (Teşkilatı Esasiye Kanunu) göre; “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Tüm kuvvetler mecliste toplanır. Devlet, Türk milleti adına Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilir” (Çeçen, 2007: 187). Burada milli devlet anlayışına vurgu yapılmıştır. Ulusal irade esas alınarak ulus devlet yapısının benimsenmesi amaçlanmıştır.
1924 Anayasası’nda devletin insan unsurunu Türkler oluşturmaktadır. İçerdiği eksikliklere rağmen 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanununun aksine, 1924 Anayasasında yurttaşlık kavramının bir tanımı mevcuttur. Bu tanım 88. maddede yer alır ve "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur" şeklindedir. Düzenlemenin lafzından anlaşılan, "Türk" kelimesinin ırksal temelli değil, yurttaşlık temelli bir vurgu yaptığıdır. Bunun yanı bu tanım laikleşme sürecine giren devlette dinsel kimlik yerine ulus-devletin bir gereği olarak ulus oluşturma düşüncesinin bir yansımasıdır. Bu düzenleme aynı zamanda Osmanlı Devleti devrinde kullanılan "Osmanlı" sıfatının da yürürlükten kalktığı ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde bundan böyle halka "Osmanlı" yerine "Türk" deneceği anlamına gelmektedir (Dinçkol & Somer, 2007: 161).
Her ulus-devlet yapılanması; sınırları içerisinde egemenlik kurduğu toplumu belirli inanç ve idealler etrafında birleştirecek, toplumsal sınıflar arasında çatışmaları ortadan kaldıracak, eğitim ve dil birliği sağlayacak devrimler yapmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, toplumunu Türk üst kimliği altında birleştirerek sınıflar arasındaki çatışmaları ortadan kaldırmış, eğitim ve dil birliğini sağlayacak devrimlere imza atmıştır. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde modern çizgide yeni ve tek bir milli kimlik inşa edilmiştir.  Türk milliyetçiliği fikri doğrultusunda Türk ulus-devleti oluşturulmuştur.

SONUÇ
Fransız Devrimi sonrasında milliyetçilik akımı Avrupa ve dünyanın birçok yerine yayılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu çok uluslu bir yapıya sahip olduğu için milliyetçilik akımından en çok etkilenen devletlerden biri olmuştur. Osmanlı Devleti’nin egemenliği altındaki toplulukları din ve mezhep aidiyetine göre idare ettiği “millet sistemi”, Fransız Devrimi sonrası ortaya çıkan ulusçu ayaklanmalar neticesinde Yunanistan’ın bağımsızlığını elde etmesi ile birlikte dağılmıştır. Millet sistemini revize etmek için yapılan yenilikler (Islahat ve Tanzimat Fermanları) ve imparatorluğun parçalanmasını engellemek için ortaya atılan İslamcılık ve Osmanlıcılık fikirleri başarısız olarak amaçlarına ulaşamamıştır. 1913 Balkan Savaşı’nın kaybedilmesi üzerine İttihat ve Terakki Osmanlıcılık fikrini rafa kaldırarak Türk milliyetçiliği ideolojisini benimseme kararı almıştır. İttihat ve Terakki döneminde Türkiye Cumhuriyeti’nde kurulacak olan Türk ulus-devletinin temeli atılmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları vatandaşlık kavramına inşa olarak bakmışlar ve “Türk kavramını ulus üzerine nasıl inşa ederiz?” sorusu üzerinde yoğunlaşmışlardır. Türk tarihine baktığımız zaman Türkler benimsediği göçebe yaşam tarzından dolayı göçmen olarak algılanıyor. Mustafa Kemal Atatürk yerleşik bir kültürün mevcut olduğunun ispatına çalışmıştır. Türk kültür ve özelliklerinin neler olması gerektiğini belirterek Türk kimliğini topluma entegre etmeyi amaçlamıştır. Mustafa Kemal, Türk’ü sıfırdan yaratırım düşüncesiyle hareket etmiştir. Bu doğrultuda ortaya çeşitli hedefler koydu. Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh!” ya da “Köylü milletin efendisidir” gibi sözlerinin hepsi inşa için alt yapı sloganlarıdır. Mustafa Kemal Atatürk milliyetçiliği çok iyi bilen bir lider olarak kafasındaki Türk’ü ve Türk milletini inşa etmek için birçok devrim yaptı ve bu devrimlerinde başarılı oldu.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını önlemek amacıyla ortaya çıkan Türk milliyetçiliği, tarihsel süreç içerisinde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kurucu unsurlarından biri olarak  ulusal kimliğin inşa sürecini şekillendiren ana etken olmuştur. 
  
KAYNAKÇA
Akçam, T. (1997).  “Hızla Türkleşiyoruz” Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik. Haz. Nuri Bilgin, Bağlam Yayıncılık, İstanbul.
Akşin S. (2017). Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.
Aybay R. (2015). Vatandaşlık Hukuku. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Çeçen, A. (2007). Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti. Ankara: Fark Yayınları.
Dinçkol B. & Somer P. (2007). Atatürk İlkeleri ve Devrimi. İstanbul: Der Yayınları.
Eryılmaz, B. (1996). Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslim Tebaanın Yönetimi. Ankara: Risale Yayınları.
Gökalp Z. (1972). Türkçülüğün Esasları. İstanbul: Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Yayınları.
Kafesoğlu, İ. (1992). Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri. İstanbul: Ötüken Neşriyat.
Karpat K. (2010). Türk Demokrasi Tarihi. İstanbul: Timaş Yayınları.
Lewis, B. (2008). Modern Türkiye'nin Doğuşu. Çev. Babür Tuna. Ankara: Arkadaş Yayıncılık.
Oran B. (2018). Türkiye'de Azınlıklar Kavramlar, Teori, Lozan, İç Mevzuat, İçtihat, Uygulama. İstanbul: İletişim Yayınları.
Özbudun, E. (1997). “Millî Mücadele ve Cumhuriyetin Resmî Belgelerinde Yurttaşlık ve Kimlik Sorunu” Cumhuriyet, Demokrasi, Kimlik. Ed. Nuri Bilgin. İstanbul: Bağlam Yayınları.
Şirin, İ. (2009). Osman İmgeleminde Avrupa. Ankara: Lotus Yayınevi.
Üstel, F. (2016). Makbul Vatandaşın Peşinde. İstanbul: İletişim Yayınları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Otoriter Rejimlerin Demokratikleşmesi: Türkiye Örneği Üzerinden

GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde çok partili sisteme geçiş denemeleri yapılmasına rağmen bu girişimler dönemin şartlarından ötürü başarıya ulaşamamıştır. Türkiye, yirmi üç yıllık tek-parti iktidarının ardından demokrasiye geçmiş ve siyasal plüralizme erişmiştir. Bu politik geçiş, Türkiye’nin politik hayatı ve demokratikleşme tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Dönemin uluslararası koşulları ve iç politikada cereyan eden gelişmeler çok partili sisteme geçilmesinde etkili olmuştur. Bu araştırma projesinde, Türkiye’nin otoriter tek parti rejiminden demokratik çok partili sisteme geçişini etkileyen iç ve dış faktörler incelenecektir. Sözü edilen iç ve dış faktörler birbirinden bağımsız olmamakla beraber birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler. Bu faktörlerin incelenmesi, Türkiye’de demokrasinin oluşumunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir.

Batı Avrupa'da Yeni Bir Dünya Savaşının Hazırlıkları: İttifakların Genel Durumları

BATI AVRUPA’DA YENİ BİR DÜNYA SAVAŞININ HAZIRLIKLARI: İTTİFAKLARIN OLUŞUM SÜRECİ

Özet

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmemişken Avrupa yine bir dünya savaşı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler ve İtalya’da iktidara gelen Benito Mussolini’nin yayılmacı politikaları ile beraber Faşizm ideolojisi de Avrupa’da yayılmaya başladı. İtalya’nın Arnavutluk, Almanya’nın ise Çekoslovakya ve Avusturya’yı topraklarına katması bir tehlike olarak görüldüyse de somut bir adım atılmamıştı. Bu şekilde hayat sahası idealini gerçekleştirmek isteyen Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası’yla, Roma İmparatorluğu düşleri kuran Mussolini yönetimindeki İtalya, ideolojilerinin de yakın olması dolayısıyla yakınlaştılar. Bu yazıda, Avrupa’daki bu yakınlaşmanın etkilerini ve diğer ittifakları ele alacağız.

Anahtar Kelimeler: II. Dünya Savaşı, Almanya, İtalya, Fransa, Birleşik Krallık.

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek
Özet Her seçim tecrübesi yaşadığımızda meydanlara inen siyasilerin, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için muhtelif vaatler verdiklerine tanık oluyoruz. Özellikle siyasiler çıkarlarına ulaşmak için ekonomik vaatleriyle seçmenleri etkilemeye çalışmaktadır. Tabii olarak iktidara ulaşan siyasiler, mevcut oy potansiyelini korumak, arttırmak ve siyasi çıkarlarını maksimize etmek adına ekonomik vaatlerini icra ederler. Ancak bu ekonomik vaatlerin, ekonomi politikasına ve mevcut ekonomi durumuna olumlu veya olumsuz etkileri olmaktadır. İşte bu makalede siyasilerin ekonomik vaatlerinin ekonomi politikasına göre etkileri tartışılarak, İran İslam Cumhuriyeti üzerinden örneklendirmeye çalışılacaktır.

Giriş Seçim tecrübesi yaşadığımızda çeşitli medya araçlarından gördüğümüz üzere siyasi figürler, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için seçmenleri etkilem…