Ana içeriğe atla

Truman Doktrini ve Uygulanması



GİRİŞ

İkinci Dünya Savaşı sırasında Müttefik ve Mihver bloku, Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için çeşitli girişimlerde bulunmuşlardır. Ancak bu çabalara rağmen tarafsızlığını ilan eden Türkiye, istikrarlı bir denge politikası uygulayarak kendisini savaşın dışında tutmayı başarmıştır. Türkiye, uyguladığı denge politikası ile kendisini savaşın yıkıntılarından korurken, savaş sonrası dönemde diplomatik yalnızlık sürecine girmiştir. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşmaya başlayan iki kutuplu yeni dünya düzeninde müttefiksiz kalmıştır. Bu dönemde Türkiye, Sovyetler Birliği’nin kendisine yönelik yayılmacı politikalarından rahatsız olmuştur. Sovyetler Birliği, Yalta Konferansı’nın hemen ardından Türk-Sovyet Tarafsızlık ve Saldırmazlık Paktı’nı değişen savaş koşullarını gerekçe göstererek feshetmiştir. Sovyetler Birliği, yeni koşullarda yeni bir antlaşma için boğazlar üzerinde söz sahibi olmayı ve toprak talebinde bulunmuştur. Türkiye, bu kabul edilemez istekler doğrultusunda Sovyet tehdidi ile tek başına mücadele edemeyeceğini anlamıştır ve Batı destekli bir güvenlik arayışına girişmiştir.

İngiltere, savaş sonrasında görkemini kaybederken, onun egemen güç konumunu ve misyonunu ABD üstlenmiştir. Sovyetler Birliği’nin komünist emperyalizminin hız kazanması, ABD’yi komünizm tehdidine karşı sorumluluk ve önlem almaya yöneltmiştir. ABD tarafından Türkiye ve Yunanistan’ı komünizm tehdidinden korumak amacıyla Truman Doktrini ilan edilmiştir.  Doktrin kapsamında Türkiye ve Yunanistan’a maddi yardım yapılması öngörülüyordu. Sovyetler Birliği’nin askeri ve ideolojik yayılmacı politika izlemesinden rahatsız olan ABD, Truman Doktrini ile yeni dünya düzeninde aktif rol alacağını ortaya koymuştur. Truman Doktrini, ABD dış politikası ve Türk siyasal hayatı açısından bir dönüm noktası olmuştur. Aynı şekilde Truman Doktrini, Türk-Amerikan ilişkileri açısından da bir kilometre taşı olarak kabul edilir. Bu araştırmada Truman Doktrini’nin Türkiye’de yarattığı değişimler ele alınarak doktrinin Türk siyasal hayatına etkileri üzerinde durulacaktır. Truman Doktrini’nin Türkiye’nin dış politikasına etkileri incelenecektir.

1.  İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA TÜRKİYE

Fahir Armanoğlu’na göre bu dönem “Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki stratejik konumu sebebiyle gerek Müttefikler’in gerek Mihver’in Türkiye’yi savaşa sokmak için uyguladıkları baskılardan ibarettir. Burada Türkiye’nin gayesi savaş dışında kalmaktır. Dönemin Türk hükümeti tüm baskı ve eleştirilere rağmen bu amacı gerçekleştirerek önemli bir başarıya imza atmışlardır” (Armanoğlu, 2018: 310).  Türkiye bu dönemde savaşa müdahil olmayı istememiş ve bu doğrultuda denge politikası yürütmüştür. Türk hükümeti, denge politikası kapsamında savaşın tarafları diplomatik ilişkileri sürdürerek toprak bütünlüğünü korumayı amaçlamıştır. Ancak bu durumun savaşa katılan devletlerin çıkarlarıyla örtüşmemesi sebebiyle Türkiye, savaşa katılması yönünde baskılara maruz kalmıştır.
Türkiye’nin savaşa katılması üzerine konuşmalar 1943 Casablanca Konferansı’nda konuşulmuş ve Balkan Cephesi’nin ancak bu şekilde açılacağı düşünülmüştür. Bu doğrultuda 30 Ocak-1 Şubat 1943 tarihleri arasında İngiltere Başbakanı Churchill, Adana’ya gelerek Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşmelerde bulundu. Genel olarak Türkiye’nin savaş dışı konumu ve tehditlere karşı Türkiye’nin askerî açıdan güçlendirilmesinin gerekliliği üzerinde duruldu. (Oran, 2016: 451).  Türkiye, Adana Konferansı (Adana Görüşmeleri) sırasında ABD ve İngiltere’den savaşı girdiği taktirde her türlü askeri yardımın sağlanacağı garantisini almış olmasına rağmen savaşa girme fikrine sıcak bakmamıştır. Bu doğrultuda Türkiye’nin gerek Sovyetler Birliği’ne gerek İngiltere’ye güvenmediğini söyleyebiliriz. Bu güvensizliğin sebebi Türkiye’nin Sovyetler Birliği tehdidi konusundaki endişelerinin İngiltere cephesinde aynı ölçüde karşılık bulamamasıdır.
Roosevelt ve Churchill’in daveti üzerine İsmet İnönü 4-8 Aralık 1943’te Kahire’ye gitti. İsmet İnönü, Müttefiklerin yoğun baskısı ile karşılaştı. Görüşmeler sırasında Churchill Türkiye’yi savaşa katılması konusunda ikna etmek için çok fazla çaba sarf etti. Bu baskıların sonunda İnönü “prensip olarak” savaşa katılmayı kabul etti. Türkiye ilk olarak askeri hazırlık safhasının tamamlanmasını ve ordunun eksiksiz hazır olmasını istiyordu (Oran, 2016: 465). Burada Türkiye olası bir Mihver saldırısına tek başına ve hazırlıksız karşı koyamayacağının farkındadır. Türkiye bu hazırlık süresi ile zaman kazanmaya çalışmaktadır. Ancak Türkiye’nin prensipte kabul ettiği savaş ilanı konusunda çekinceleri vardı. Türkiye’nin, savaşın sonunda inşa edilecek yeni dünya düzeni hususunda endişeli olduğunu ve galip devletler arasında yer almak istediği görülmektedir. Bu endişeler nedeniyle Türkiye, prensipte kabul ettiği savaş ilanı kararından dönmüştür. Türkiye’nin bu olumsuz tavrı sonucunda ABD ve İngiltere, Türkiye ile diplomatik ilişkilerini sonlandırmışlardır.
Savaşın son dönemlerinde Türkiye, Japonya ve Almanya’ya savaş ilân etmiştir. Fiilen bir savaşa girilmemiştir, göstermelik bir ilân olmuştur. Tutarlı ve tarafsız bir şekilde uygulanan denge politikası başarılı olmuştur. Savaş ilânı Türkiye’nin, San Francisco Konferansı’na katılmasını ve Birleşmiş Milletler (BM) üyeliğine kabul edilmesi sağlamıştır. Türkiye yeni dünya düzeninde söz sahibi olmak istemiştir. 
1.1. Sovyetler Birliği’nin Değişen Tutumu
İkinci Dünya Savaşı’nın ilk dönemlerinde bozulmaya başlayan Türk-Sovyet ilişkileri, Tarafsızlık ve Saldırmazlık Paktı’nın tekrardan teyit edilmesi ile düzelmeye başlamıştır. Almanya’nın hedefinde Balkanlar vardı ve Sovyetler Birliği bu noktada olası bir Alman saldırısında Türkiye’nin kilit konumda olduğunu biliyordu.
1.1.1.  Sovyetler Birliği’nin Yayılmacı Politikaları
İkinci Dünya Savaşı’ndan ABD ile birlikte iki süper güç olarak çıkan Sovyetler Birliği, askeri ve ideolojik yayılmacı politikası uygulamaya başlamıştır. Sovyetler Birliği’nin hedefinde Orta Doğu, Uzak Doğu ve Doğu Avrupa coğrafyaları yer alıyordu.
Sovyetler Birliği savaş yıllarında Alman yayılmacılığını engellemek amacıyla asker çıkardıkları Doğu Avrupa ülkelerini ideolojik olarak etkilemişlerdir. Sovyetler Birliği askerlerinin girdikleri ülkelerde komünist partilerin etkinliği artmış ve komünist rejimlerin kurulması için girişimlerde bulunmuşlardır. Aynı şekilde Uzak Doğu’ya da komünist rejimlerin hakîm olmasını amaçlayarak Çin’i komünist rejimin hakimiyetine almaya çalışmışlardır.
Sovyetler Birliği ve İngiltere, İran ile imzaladıkları ittifak antlaşması (1942) gereğince savaşın sonlandığı tarihten başlayarak altı ay içinde İran topraklarını boşaltmak zorundaydılar. Ancak Sovyetler Birliği anlaşmaya aykırı davranarak İran’dan askerlerini çekmemiştir. ABD ve İngiltere antlaşmaya uyarak çekilme sürecine başlamışlardır. Sovyetler Birliği, İran’da komünist ayaklanmalar çıkararak burada da komünist rejim oluşturmaya çalışmıştır. Sovyetler Birliği’nin amacı İran’ı hakimiyet altına alarak Basra Körfezi’ne inmekti.
İran sorunu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne taşıdı ancak İngiltere ve ABD’den yeterli desteği alamadılar. İran ve Sovyetler Birliği arasında 4 Nisan 1946’da bir antlaşma yapıldı. Sovyetler Birliği, Kuzey İran petrollerinin %51 hissesini alarak İran’dan askerlerini çekmeyi kabul etmiştir (Armaoğlu, 2018: 322). Sovyetler Birliği bölgeyi terk etmeyerek kendi çıkarları doğrultusunda bir antlaşmayı İran’a dayatmıştır. ABD’nin devreye girmesi ile İran antlaşmayı reddetmiştir.
1.1.2.  Türkiye Üzerinde Sovyet Tehdidi
Sovyetler Birliği 1945 yılında Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nı savaş koşullarından dolayı feshetmiştir. Bu gelişmenin ardından Türkiye, Sovyetler Birliği’ne yeni bir paktın imzalanması için hazır olduğunu içeren notasını vermiştir. Sovyetler Birliği yeni koşullarda yeni bir pakt için boğazlar üzerinde hak ve toprak talebinde bulunmuştur. Toprak taleplerini Gürcü profesörler aracılığıyla dile getirmişlerdir. Ancak Türkiye bu istekleri makul ve kabul edilebilir olmadığı için reddetmiştir. Türkiye’nin bu konudaki tepkisi Sovyetler Birliği’ni taleplerinden caydırmamıştır.
Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nın feshedilmesinden sonra kopmaya başlarken Türkiye, Potsdam Konferansı’nda Sovyet tehdidini resmen hissetmiştir. Sovyetler Birliği konferansta boğazlar ile ilgili görüşlerini müttefikleriyle istişare etmiştir. ABD ve İngiltere’den umduğu desteği bulamayan Sovyetler Birliği, Türkiye üzerinde baskı oluşturmaya çalışmıştır. Sovyetler Birliği’nin boğazları kontrol etmesi ABD ve İngiltere’nin işine gelmeyecekti. Dolayısıyla bu iki devlet Postdam Konferansı’nda Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumaya yönelik bir tutum sergilemişlerdir.
Sovyetler Birliği 7 Ağustos 1946’da Türk hükümetine Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin günün koşullarına uymadığını ve boğazlar ile ilgili taleplerini içeren bir nota verdiler.  Bu notaya verilen cevapta Türkiye’nin hiçbir şekilde boğazlar üzerindeki egemenlik haklarından feragat edemeyeceği vurgulanmıştır (Armaoğlu, 2018: 326). Türkiye verdiği nota ile Sovyetler Birliği’nden çekinmediğini ve gerektiği taktirde savaşmayı göze alacağını göstermiştir.  Bu notayı bir meydan okuma, rest çekme olarak değerlendirebiliriz. Bu gelişmelerden sonra boğazlar meselesi gündemden çıkmıştır. Ancak ortada Türkiye’nin milli egemenliğini, toprak bütünlüğünü, bağımsızlığını ve güvenliğini tehdit eden Sovyetler Birliği tehdidi vardı. Bu durumdan bir çıkış yolu arayan Türk hükümeti için Truman Doktrini adeta can simidi olarak görülecektir.
1.2. ABD’nin Değişen Tutumu
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD kendi kıtasına dönmeyi ve dünya siyasetinden uzaklaşmayı düşünmüştür. Ancak Sovyetler Birliği’nin komünist emperyalist politikalarına hız vermesi ve akabinde yaşananlar, ABD’nin dünya siyasetinden uzaklaşmasının mümkün olmadığını görmesini sağlamıştır. Aynı zamanda dünya siyasetinden uzaklaşılması ABD’nin ekonomik ve siyasi çıkarlarına uygun düşmemektedir.
1.2.1.  Yunan İç Savaşı
Alman kuvvetleri Yunanistan’dan çekildikten sonra, Yunanistan’da Almanlara karşı direnen Yunan çetelerinin arasında sağ-sol kavgası yaşanmıştır. Sağ görüşlüleri EDES (Yunan Milli Demokratik Ligi) sol görüşlüleri EAM (Milli Kurtuluş Cephesi) temsil etmekteydi. Bu örgütlerin askeri kuvvetlerinin yerini Milli Halkçı Kurtuluş Ordusu almıştır. Kurtuluştan sonra kavgalar siyasal zemine taşınarak sağ-sol partiler arası mücadeleye dönüşmüştür (Armaoğlu, 2018: 326). Sağ ve sol görüşlü örgütler Almanlara karşı koymaya çalışmışlardır. Ancak İngiltere’nin askeri müdahalesi ile Alman orduları tasfiye edilmiştir. Sovyetler Birliği, İngiliz askerî kuvvetlerinin Yunanistan’da bulunmasından rahatsızlık duymuştur. Bu doğrultuda bu konuyu Birleşmiş Milletler Güvelik Konseyi’ne taşımıştır. Sovyetler Birliği, iç savaşı komünistlerin kazanmasını ve bunun sonucu olarak Yunanistan’ın komünizm hakimiyeti altına girmesini amaçlıyordu. ABD, Yunanistan’daki komünizm tehlikesinin farkındaydı. Bu doğrultuda 1947’de ilan edilen Truman Doktrini, Yunanistan İç Savaşı’nın sona ermesi noktasında etkili olmuştur. Yunanistan ve Türkiye’yi komünizm tehdidinden korumayı amaçlayan doktrin kapsamında iki ülkeye de askeri yardım (Yunanistan’a 300 milyon dolar, Türkiye’ye 100 milyon dolar) yapılması öngörülmüştür. Bu yardımlar Sovyetler Birliği’ni tedirgin etmiştir.
1.2.2.  İngiltere’nin Rolü
Rus emperyalizminin hız kazanması ve dünya genelinde komünizmin yükselişi ABD’yi önlem almaya yönlendirmiştir. Sovyetler Birliği’nin kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye, Yunanistan ve İran’ı hakimiyeti altına almak istemesi İngiltere’yi rahatsız etmiştir. ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı önlem almasında İngiltere faktörü etkili olmuştur. Rus emperyalizmine dur denilmesi için ABD’nin hamle yapması kaçınılmazdır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra egemen güç konumunu ABD’ye devreden İngiltere açısından Rus emperyalizmi ile mücadele edilmesi bir gerekliliktir. İngiltere’nin milli çıkarları açısından Sovyet tehdidi altındaki Türkiye’nin korunması önem teşkil ediyordu. İngiltere, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında Türkiye ve Yunanistan’a yönelik maddi yardımları kesmemiştir. Ancak İngiltere ekonomisi savaşın getirdiği olumsuzluklardan kötü yönde etkilenmiştir. Bu noktada İngiltere’nin bu maddi yardımları da ABD’ye devretmek istediği görülmektedir. Daha önce belirttiğimiz gibi 1947 yılında Truman Doktrini ile Türkiye ve Yunanistan’a yönelik yardımlar yapılmıştır. Burada dikkat etmemiz gereken nokta İngiltere’nin Sovyetler Birliği tehdidine karşı ABD’yi yönlendirmesidir.
1.2.3.  Türk-Amerikan Yakınlaşması
Türkiye hem savaş döneminde hem de savaş sonrası dönemde Sovyet baskısını yoğun şekilde hissetmiştir. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası alanda yalnızlık sürecine girmiştir. Türkiye zaman içerisinde Batı ile temaslarını arttırarak bu diplomatik yalnızlık sürecinden çıkmıştır. Özellikle ABD ile yakın ilişkiler kurulmuştur.
Nisan 1946’da Missouri zırhlısının İstanbul’a gelmesi Türkiye ile ABD arasındaki yakınlaşmayı simgeliyordu. 12 Mart 1947’de ABD Başkanı Harry Truman, Türkiye ve Yunanistan’ı Sovyet tehdidinden korumak için bir politika başlattığını duyurdu (Akşin, 2017: 270).  ABD, Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikaları karşısında Türkiye’yi yalnız bırakmak istemiyordu. Missouri zırhlısının İstanbul’a gönderilmesini Sovyetler Birliği’ne yönelik bir göz dağı olarak değerlendirebiliriz. Türkiye’nin ABD yanlısı tutumu, Sovyetler Birliği’nden gelen yoğun tehdit ve baskılar neticesinde oluşmuştur. Truman Doktrini’nin ilan edilmesi ile Türkiye-ABD yakınlaşması en üst noktaya ulaşmıştır. Truman Doktrini aynı zamanda ABD’nin dış politikasındaki esaslı değişimlerin bir dışa vurumudur.
2.      TRUMAN DOKTRİNİ VE UYGULANMASI
2.1. Truman Doktrini’nin Açıklanması
İngiltere ve Fransa, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip ayrılmalarına rağmen siyasi ve iktisadi güçlerini yitirmişlerdir. İngiltere, Sovyet tehlikesine karşı çıkacak ve Türkiye ile Yunanistan'ı destekleyecek gücü kendisinde bulamamıştı. Savaşa katılarak bütün dengeleri değiştiren ABD, savaşın ardından kıtasına çekilmeyi düşünüyordu ancak Churchill’in gönderdiği iki nota üzerine bundan vazgeçmiştir. İngiltere, Sovyet tehlikesine karşı çıkacak ve Türkiye ile Yunanistan'ı destekleyecek gücü kendisinde bulamamıştı. Bu noktada Sovyet emperyalizmini durdurma görevi ABD’ye düşüyordu. ABD Başkanı Truman,12 Mart 1947’de “Birleşik Devletlerin, silahlı azınlıklar ve dış baskılarla karşılaşan özgür ulusları destekleme politikasına sahip olması gerektiğine inanıyorum” şeklindeki sözleriyle ekonomik ve askeri yardımlarla komünizm tehlikesinin durdurulmasını amaçlayan bir program açıklamıştır ki buna “Truman Doktrini” diyoruz (Uçarol, 1995: 666-667). İngiltere, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki çıkarları doğrultusunda Türkiye ve Yunanistan’ı Sovyet emperyalizminden koruyacak güce sahip değildi. Dolayısıyla sorumluluklarını, kendi çıkarlarını koruyacak ve dünya siyasetinde aktif rol oynayacak yeni bir egemen güce devretmeyi amaçlıyordu. İngiltere, ABD’ye verdiği notalar akabinde Türkiye ve Yunanistan’dan askerlerini çekerek bölgeyi ABD kontrolüne bırakmıştır. İngiltere dünya siyasetine hükmeden egemen güç konumunu ABD’ye devretmiştir.
Başkan Truman, Türkiye ve Yunanistan’a yardım yapılması için kongreden yetki istemiştir. Bunun üzerine, bu isteğe uygun olarak hazırlanan "Yunanistan ve Türkiye'ye Yardım Kanunu" tasarısı, 22 Nisan'da Senato'da, 9 Mayıs'da Temsilciler Meclisi'nde kabul edildi. 22 Mayıs 1947'de de Başkan Truman tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri, Yunanistan'a 300 milyon, Türkiye'ye de 100 milyon dolarlık yardım yapılmasını kabul etmiş oldu (Uçarol, 1995: 667). Demokrat Başkan Truman’ın, Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Senato’yu ikna etmesinin zorluğunu belirtmemiz gerekir. Tasarının kanunlaşması düşünüldüğü gibi kolay olmamıştır. ABD idari yapısında parasal konularda tek yetkili organ Kongre’dir. Kongre’nin kanun tasarısını onaylaması sürecinde de çeşitli sıkıntılar vuku bulmuştur. Bazı Kongre üyeleri savaş ekonomisini terk etme fikrine sıcak bakmazken bazıları da yardımların ABD tarafından yapılmasıyla birlikte Birleş Milletler’in yok sayılacağı kanaatinde birleşmişlerdir. Truman ısrarla doktrinin önemini ve ABD’nin misyonunu vurgulamaya çalışmış, Türkiye ve Yunanistan’a mali yardımların yapılması için gerekli olan yetkiyi almıştır.
Truman Doktrini’nin temel amacı Sovyet yayılmacılığı ve komünizmi ile mücadele etmektir. Sovyetler Birliği, Yunanistan’ı kontrol altına alırsa ilerlemesine devam ederek Türkiye üzerinde de hakimiyet kurabilirdi. Türkiye’yi kontrol altına aldıktan sonra Irak ve İran üzerinden Orta Doğu’yu egemenliği altına alarak bölgenin petrol rezervlerini hakimiyeti altına alabilirdi. Böyle bir senaryo ABD ve ortakları açısından hiç arzu edilir olmayacaktı. Türkiye stratejik konumu sebebiyle Sovyetler Birliği’nin Akdeniz ve Orta Doğu’ya yayılmasını engellemekteydi. Doktrinin bir diğer amacı ABD’nin savaş öncesi dönemdeki dünya düzenini korumak istemesidir. Savaş sonrası ortaya çıkan iki kutuplu düzenin diğer gücü olan Sovyetler Birliği ise ABD’den farklı olarak anti-statükocu bir politika izliyordu. Son olarak doktrinin üçüncü amacı Sovyetler Birliği’nin açık denizlerden uzak tutmaktır. Türk ve Yunan limanları ile boğazların kontrol altında tutulması ve denizlere hakîm olunması açısından çok mühimdir.
Truman Doktrini, Türk-Amerikan ilişkileri açısında bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Truman Doktrini, ABD’nin dış politikasını kökten değiştirerek ABD’nin değişen düzende yeni bir güç merkezi oluşturmak istediğinin ilanıdır. Doktrinin ilanıyla birlikte Amerikan-Sovyet mücadelesi başlamış, iki bloklu dünya düzenine geçilmiş ve “Soğuk Savaş” resmen başlamıştır.
Kanunda öngörüldüğü şekilde, 20 Haziran 1947’de Yunanistan ile 12 Temmuz 1947’de de Türkiye ile yardım anlaşması yapılmıştır (Armaoğlu, 1991: 162).
2.2. Türk-Amerikan Yardım Anlaşması
24 Şubat 1947 tarihinde İngiltere’nin, ABD’ye, Yunanistan ve Türkiye’ye yaptığı yardımları sürdüremeyeceğini belirttiği notanın ardından ABD’de Dışişleri, Harbiye ve Donanma Bakanlıkları’nın ortak girişimiyle oluşturulan komisyon, konuyu görüşmüştür. Komisyonun hazırladığı rapor doğrultusunda Yunanistan ve Türkiye’ye yapılacak yardımlar uygun görülmüş, Yunanistan’a ağırlıklı olarak ekonomik, Türkiye’ye de askeri yardım yapılması önerilmiştir (FRUS, 1947: 48-50). Türkiye’ye yapılacak askeri yardım ile Türkiye’nin Sovyet saldırısına karşı savunma gücünü yeterli seviyeye çıkarmak ve refah düzeyini yükseltmek amaçlanmaktadır. Yardımın kullanım alanlarının tespiti için bir heyet (Amerikan Yardım Anlaşması’nın 2. Maddesinde sözü edilen heyet Misyon Şefi olarak belirtilmiştir) oluşturularak tespit çalışmalarına başlanmıştır. Türk hükümetinin yetkilileriyle yapılan istişareler sonucunda yardımın Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernleştirilmesi için kullanılması kararı alınmıştır. Orduda insan gücünü azaltarak Türk ekonomisini kalkındırma ve Türk ordusunun modernizasyonunu sağlama fikrinde mutabık kalınmıştır. İki hükümetin yazışmaları neticesinde Türk-Amerikan Yardım Anlaşması, 12 Temmuz 1947 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır.
Türk-Amerikan Yardım Anlaşması 1 Eylül 1947 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmüştür. Akabinde Türkiye’ye gönderilecek yardım gereçlerinin sevkiyatına Kasım ayında başlanmıştır. 11 Kasım 1947 tarihinde çeşitli iş makineleri, arabalar ve 60 ton silah, telsiz ve araçlara ait yedek parça, gemiyle Türkiye’ye ulaşmıştır (FRUS, 1947: 476-478). Kanunda 100 milyon dolar olarak belirlenen yardım; kara, hava ve deniz kuvvetlerinin ihtiyaçları ve cephanelik gereksinimini gidermek amacıyla kullanılmıştır.
Türk-Amerikan Yardım Anlaşması, iki ülke arasında yapılacak diğer anlaşmaların ve stratejik ortaklığın başlangıç noktasını, temelini oluşturmaktadır.
2.3. Marshall Planı
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bütün ülkeler iktisadi, toplumsal ve askeri yıkımla karşı karşıya kalmışlardır. ABD, Sovyet emperyalizminin direkt baskısı altında olan Türkiye ve Yunanistan’ı korumak amacıyla Truman Doktrini’ni ilan ederek bu iki ülkeye askeri yardımda bulunmuştur. Böylece Orta Doğu ve Doğu Akdeniz, Sovyet tehdidinden arındırılmıştır. Bu sırada Avrupa’da ise iktisadi çöküntü söz konusudur. Savaş tüm Avrupa ülkelerini olumsuz etkilemiş ve Avrupa ekonomisi yıkılma sürecine girmiştir. Ülkelerin felç olan ekonomilerini onaracak iktisadi kaynakları yoktu. Sovyetler Birliği, Avrupa’nın içerisinde bulduğu kriz ortamında komünizm propagandasına hız vermiştir. Bu doğrultuda komünizm ideolojisinin hakîm olduğu İtalya ve Fransa’da, Sovyetler Birliği tarafından gerçekleştirilen provokasyonlar ile kargaşa ortamı yaratılmak istenmektedir. Sovyetler Birliği komünist partiler aracılığıyla gerçekleştirdiği kışkırtmalar doğrultusunda bu ülkelerde grevler oluşmasını sağlıyordu.
İktisadi açıdan onarım ve kalkınmayı gerçekleştirememiş Avrupa, komünist ideolojinin güdümüne girebilirdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan süper güç olarak çıkan ABD’nin gereksinim duyduğu pazara erişebilmesi, Avrupa’yı ekonomik bunalımdan çıkarmadan mümkün olmayacaktı. Marshall Planı, ideolojik ya da askeri amaçların da ötesinde ekonomik çıkarların ön plana çıktığı noktada ortaya atılmıştır. Avrupa’yı ekonomik açıdan kalkındırmak amacıyla hazırlanan plan ABD Dışişleri Bakanı George Marshall tarafından açıklanmıştır.
                                                               Truman ve Marshall.
Marshall Planı’na dahil olmak için aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 Avrupa ülkesinin temsilcileri, ABD’nin davetiyle Paris’te, İktisadi İşbirliği Konferansı’nda toplanarak Avrupa Ekonomik İşbirliği Programı’nın temelini atmışlardır (Aras, 2007: 68). “Dış Yardım Kanunu” kapsamında Konferansa katılan 16 ülkeye ilk dalgada 6 milyar dolar bütçe ayrılmıştır. Kanun doğrultusunda Avrupa ülkelerine uzun vadeli ve düşük faizli olmak üzere çeşitli kredi kolaylıkları sağlanarak verilerek Avrupa ekonomisi toparlanmaya çalışılmıştır. Avrupa ekonomisi eski gücüne ne kadar kısa sürede kavuşursa ABD’nin kapitalist çarkı o kadar iyi çalışacaktır. Kanun onaylandıktan sonra ülkeler Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’nü (OEEC) kurmuşlardır. Örgüt günümüzde Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü adıyla faaliyetlerini sürdürmektedir.
Türkiye’nin plan içerisinde misyonu, Avrupa bölgesinin hammadde ve gıda gereksinimlerini karşılamaktır. Türkiye’de madencilik ve tarım sektörleri üzerinde yoğunlaşması istenmiştir. Bu istekler doğrultusunda tarımsal üretimde maksimum ürün elde edebilmek için modern sistemler uygulamaya konulmuştur. Türkiye yüksek sayıda modern tarım araç-gereç ve makineleri ithal etmiştir. Türkiye’de tarım aletleri ve traktörlerin sayıların artması tarımsal üretimde de önemli artışlara sebep olmuştur. Dönemin şartlarında Marshall Planı kapsamında verilen yardım, Türkiye’ye tarım ülkesi olma rolü karşılığında verilmiştir.  Türkiye’den devletçilik ilkesi ve 5 yıllık dönemdeki kalkınma planlarından vazgeçmesi istenmiştir. Bu yardımlımlar ABD’ye ve dışarıya bağımlılığımızın başlangıcıdır. Kendi teknolojisini üretemeyen bir ülkenin, egemen güçlerin kontrolü altına girmesi kaçınılmazdır.
ABD, traktörleri Türkiye'ye teslim ediyor.
2.4.Doktrin ve Sovyetler Birliği’nin Tutumu
ABD’nin Truman Doktrini kapsamında Sovyet emperyalizmi ve ideolojisini durdurmaya yönelik politikası, Sovyetler Birliği cephesinde memnuniyetle karşılamamakla beraber sert ve net bir dille eleştirilmiştir. Sovyetler Birliği açısından Türkiye ve Yunanistan’ın toprak bütünlüğü tehlike altında olmadığından Truman Doktrini, Birleşmiş Milletleri yok sayan bir programdan ibaret değildi. Ayrıca Türkiye’nin savaşa katılmamasına rağmen plana ve yardımlara dahil edilmesinin iktisadi kalkınmanın ötesinde sebepleri vardı. ABD doktrin ile Türkiye ve Yunanistan’da açmak istediği askeri üsler için yardımlar yaparak meşru zemin hazırlıyordu. ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü siyaset dünya barışını tehdit etmekteydi.
Sovyetler Birliği, sonradan “Soğuk Savaş” adını alacak olan bu savaşta tüm gücüyle yer alacağını açıkça ortaya koymak için 1919 yılında komünist partilerin birliğini sağlamak ve komünizmi Sovyetler Birliği kontrolü altında tutmak için kurulan ve Mayıs 1943 tarinde kapatılan Komitern’i daha güçlü bir şekilde teşkilatlandırma yoluna gitmiştir. Eylül 1947’de, Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya, Fransa, Çekoslovakya ve İtalya komünist parti liderlerinin Varşova’da gerçekleştirdiği zirve sonrasında 5 Ekim 1947’de Kominform’un kurulduğunu ilan ettiler. (Armaoğlu, 1950: 436). Kominform, ABD’nin ortaya koyduğu Truman Doktrini ve Marshall Planı karşısına Sovyetler Birliği’nin hemen verdiği bir cevap niteliğindedir. Kominform’un amacı ABD emperyalizmini önlemek ve dünya genelinde egemen olacak bir Sovyetler Cumhuriyeti’nin kurmaktır. Kominform ile dünya somut olarak iki bloka ayrılmıştır.
2.5. Truman Doktrini’nin Türkiye’deki Yankıları
Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na müdahil olmamak için yürüttüğü denge politikasında kendi çıkarları doğrultusunda değişimler olmuştur. Savaşın son dönemlerinde Türkiye, Japonya ve Almanya’ya savaş ilân etmiştir. Fiilen bir savaşa girilmemiştir, göstermelik bir ilân olmuştur. Savaş ilânı Türkiye’nin, San Francisco Konferansı’na katılmasını ve Birleşmiş Milletler üyeliğine kabul edilmesini sağlamıştır. Ancak savaş sonrası dönemde Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerde bozulmalar olmuştur. Sovyetler Birliği’nin toprak-üs ve boğazlar üzerindeki egemenlik taleplerinde açık ve kararlı bir tutum sergilemesi Türkiye’yi tedirgin ediyordu. Türkiye, boğazlar üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçmeyeceğini muhtemel Türk-Rus savaşını göze alarak Sovyetler Birliği’nden gelen her türlü talebi (toprak, üst ve boğazlar meselesi olmak üzere) reddetmiştir. Türkiye’yi uluslararası arenada yalnızlığa sürüklemiştir. Savaşın iktisadi, sosyal ve siyasi etkilerini hisseden Türkiye, kendisini Sovyet tehdidinden korumak amacıyla batıya yönelmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve ABD’den yardım almıştır. Ancak savaşın sona ermesiyle dış yardımlar, İngiltere’nin göndermeyi sürdürdüğü küçük meblağlar dışında sonlandırılmıştır. Geri ödemeler konusunda talep olmamasına rağmen yeni yardımların gelmeyecek olması Türkiye’yi güç durumda bırakmıştı (Gönlübol, 1982: 225).
Türkiye savaş sona ermesine rağmen savaş ekonomisinden çıkamamıştır. Bu noktada Türk ekonomisi sadece dış yardımlar ile nefes alabilirdi. Bu noktada Truman Doktrini’nin ilân edilmesi ve doktrin kapsamında yapılması planlanan yardımlar Türkiye için bir çıkış yolu olarak görülmüştür.
Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, doktrinle ilgili düşüncelerini14 Mart 1947 tarihindeki yazısında şöyle belirtmiştir: “Türk milletini sevindiren, bu yardımın maddi değerinden ziyade, Amerikan siyasetinde bu yardım dolayısıyla beliren yeni ve kesin istikamettir. Amerika’nın Türkiye’nin refahı ve güvenliğini önemsemesi, bu doğrultuda verdiği destek bütün kredilerden değerlidir” (Altun, 2007:41).
Truman Doktrini, Türk kamuoyunda coşkuyla karşılanarak Türk hükümeti ve toplumun büyük bir kısmı tarafından desteklenmiştir. Doktrin bazı karşıt görüşler tarafından ise eleştirilmiştir. Truman Doktrini’ni desteklemeyenler, bu görüşlerini doktrin ile Türkiye’nin Amerikan emperyalizminin etkisi altına girerek ABD’ye bağımlı olacakları argümanına dayandırmışlardır. K. Doğukan TAŞDEMİR 24.07.2019

KAYNAKÇA
Akşin, S. (2017).  Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.
Aras, A. (2007). Amerikan Belgelerinde II.Dünya Savaşı Sonrası Türkiye(1945-1950). Ankara: Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi.
Armaoğlu, F. (2018). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). İstanbul: Kronik Kitap.
Armaoğlu, F. (2017). Türk-Amerikan İlişkileri 1919-1997. İstanbul: Kronik Kitap.
Armaoğlu, F. (1950). Sovyet – Amerikan Münasebetlerinin Üç Yılı 1945-1948. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 5(1), 436.
Foreign Relations of the United States, (1947). Near East and Africa. Yunanistan ve Türkiye’ye yardım koordinatörü McGhee’nin 30 Aralık 1947’de Senatör Knowland’a gönderdiği mektup.
Gönlübol, M. (1982). Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1973. Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları.
Karakaş, N. (2013). Türk-Amerikan Siyasi İlişkileri (1939-1952). Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi.
Oran, B. (2016). Türk Dış Politikası (1919-1980). İstanbul: İletişim Yayınları.
Uçaraol, Rifat. (1995). Siyasi Tarih 1789-1994. İstanbul: Filiz Kitabevi.
Uslu, N. (2000).  Türk Amerikan İlişkileri. Ankara: 21. Yüzyıl Yayınları.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Otoriter Rejimlerin Demokratikleşmesi: Türkiye Örneği Üzerinden

GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde çok partili sisteme geçiş denemeleri yapılmasına rağmen bu girişimler dönemin şartlarından ötürü başarıya ulaşamamıştır. Türkiye, yirmi üç yıllık tek-parti iktidarının ardından demokrasiye geçmiş ve siyasal plüralizme erişmiştir. Bu politik geçiş, Türkiye’nin politik hayatı ve demokratikleşme tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Dönemin uluslararası koşulları ve iç politikada cereyan eden gelişmeler çok partili sisteme geçilmesinde etkili olmuştur. Bu araştırma projesinde, Türkiye’nin otoriter tek parti rejiminden demokratik çok partili sisteme geçişini etkileyen iç ve dış faktörler incelenecektir. Sözü edilen iç ve dış faktörler birbirinden bağımsız olmamakla beraber birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler. Bu faktörlerin incelenmesi, Türkiye’de demokrasinin oluşumunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir.

Batı Avrupa'da Yeni Bir Dünya Savaşının Hazırlıkları: İttifakların Genel Durumları

BATI AVRUPA’DA YENİ BİR DÜNYA SAVAŞININ HAZIRLIKLARI: İTTİFAKLARIN OLUŞUM SÜRECİ

Özet

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmemişken Avrupa yine bir dünya savaşı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler ve İtalya’da iktidara gelen Benito Mussolini’nin yayılmacı politikaları ile beraber Faşizm ideolojisi de Avrupa’da yayılmaya başladı. İtalya’nın Arnavutluk, Almanya’nın ise Çekoslovakya ve Avusturya’yı topraklarına katması bir tehlike olarak görüldüyse de somut bir adım atılmamıştı. Bu şekilde hayat sahası idealini gerçekleştirmek isteyen Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası’yla, Roma İmparatorluğu düşleri kuran Mussolini yönetimindeki İtalya, ideolojilerinin de yakın olması dolayısıyla yakınlaştılar. Bu yazıda, Avrupa’daki bu yakınlaşmanın etkilerini ve diğer ittifakları ele alacağız.

Anahtar Kelimeler: II. Dünya Savaşı, Almanya, İtalya, Fransa, Birleşik Krallık.

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek
Özet Her seçim tecrübesi yaşadığımızda meydanlara inen siyasilerin, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için muhtelif vaatler verdiklerine tanık oluyoruz. Özellikle siyasiler çıkarlarına ulaşmak için ekonomik vaatleriyle seçmenleri etkilemeye çalışmaktadır. Tabii olarak iktidara ulaşan siyasiler, mevcut oy potansiyelini korumak, arttırmak ve siyasi çıkarlarını maksimize etmek adına ekonomik vaatlerini icra ederler. Ancak bu ekonomik vaatlerin, ekonomi politikasına ve mevcut ekonomi durumuna olumlu veya olumsuz etkileri olmaktadır. İşte bu makalede siyasilerin ekonomik vaatlerinin ekonomi politikasına göre etkileri tartışılarak, İran İslam Cumhuriyeti üzerinden örneklendirmeye çalışılacaktır.

Giriş Seçim tecrübesi yaşadığımızda çeşitli medya araçlarından gördüğümüz üzere siyasi figürler, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için seçmenleri etkilem…