Ana içeriğe atla

Avusturya ve Osmanlı üzerinden: Devletler Düzeyinde Dostluk ve Düşmanlık Kavramları




Avusturya ve Osmanlı üzerinden: Devletler Düzeyinde Dostluk ve Düşmanlık Kavramları

Gündelik hayatta insan ilişkilerini açıklamak için kullanılan bazı kavramlar, zaman zaman başka yapıların işleyişlerini veya pozisyonlarını açıklayabilmek için de kullanılabilir. Örnek vermek gerekirse bir bireyin diğerine borcu olması gibi bir devletin diğer devlete borcu olabilir. Bu durumda tüzel kişilikleri olan devletlerin bazı özelliklerini sistemlerinin temel yapı taşı olan bireylerden aldığı veya bazı özellikleri paylaştıkları iddiasında bulunulabilir. Bu yazıda devletlerin ve bireylerin ortak sayılan “dost-düşman olma durumları” ele alınacak ve tarihsel süreçten bir olay ele alınarak böyle bir durumun yaşanıp yaşanmayacağı ve geçerliliği tartışılacaktır.


Geçmişten Günümüze Dostluk-Düşmanlık Kavramı

Günümüzde dünya üzerinde devam eden çeşitli çatışmalar olduğu gibi bundan uzun yıllar, hatta yüzyıllar öncesinde de çeşitli çatışmalar yaşanmaktaydı. Bu çatışmaların bir kısmı savaşlara dönüşüp uzun yıllar çok sayıda ölüm ve harita üzerinde sınır değişikliği manasına geliyor gibi gözükse de aslında yeryüzünün mirasını paylaşma stratejileriydiler. Geçtiğimiz yüzyıllarda çoğu zaman bir savaş aslında devletin varlığını devam ettirebilmesi için yapılıyordu. Devletler ele alması veya elde tutması gereken bir toprak parçasını merkeze alarak işe başlıyordu. Daha fazla toprak her zaman daha fazla gelir, daha fazla saygınlık ve ekonomik güç demekti. Bundan dolayı anlık öfkeyle alınmış savaş kararlarını saymazsak savaşların büyük bir kısmı çok çeşitli merkezlere oturtulan planlardan ve amaçlardan oluşurdu. Bu planların genel sebepleri ise ekonomik güç veya topraktı. Din savaşlarının dahi temel amacı bölgeyi veya bölgedeki halkı diğer dinin etkisinden kurtarabilmek, o bölgeye, bölgenin insanlarına ve kaynaklarına hükmetmek demekti. Doğal olarak devletlerin din savaşlarına girmeleri de “dini yaymak” perspektifinden değerlendirilebileceği gibi bir diğer amaç toprağın yeraltı ve yerüstü zenginliklerine hükmedebilmekti. Yani aslında bir devletin diğerinden almak istedikleri, “din” kisvesine sokularak dinî savaş adı altında “düşmanlık” olarak meşrulaştırılırdı. Bu durumun en iyi örneği, bir düşmanlık olmamasına hatta aynı kökten olmalarına rağmen Sultan Bayezid ve Emir Timur arasında geçen Ankara Savaşı’dır. Emir Timur her ne kadar kendisinden kaçıp I. Bayezid’e sığınan esirler üzerinden bir savaş politikası üretse de asıl amacı iki Türk hükümdarın birbirlerine tehlike teşkil etmeleriydi. Bu durum üzerine esirlerin kendisine teslimi üzerine bir politika üzerinde yürüyormuş gibi görünen Emir Timur, Çubuk Ovası’nda I. Bayezid’in ordularını mağlup edince bu durumun hoş karşılanmama ihtimali ortaya çıktı. Çünkü Bayezid gaza faaliyetlerinde bulunan bir Müslüman hükümdarken Emir Timur gelip bu gazasını engellediği gibi kendisini de esir almıştı. Anadolu topraklarındaki askerî faaliyetlerini belirli bir kalıba sokmak isteyen Timur, İzmir’e giderek İzmir Kalesi’ni de fethetti. Böylece “Anadolu’ya gaza yapmaya geldiğinin” izlenimini verip düşmanlık faktörünü ön plana atarak kendi isteğini gerçekleştirmiş, Osmanlı Devleti’ni yıpratmış oldu. 

Tarihten Bir Örnek: Avusturya ve Osmanlı Devleti İlişkileri

Babası I. Selim’in vefatı üzerine 1520 yılında tahta çıkan I. Süleyman’ın ilk işi, dedesi II. Mehmet’in kuşatıp da alamadığı yerleri fethetmek oldu. Rodos’un alınmasıyla birlikte I. Süleyman Akdeniz’in en stratejik adalarından birini ele geçirmiş ve Akdeniz’in “Türk Gölü” olması yolunda bir adım atmıştı. Aynı zamanda fethedilmiş olan Belgrad da Osmanlı’ya Orta Avrupa’nın kapılarını sonuna kadar açmıştı. Bu şekilde Macar Krallığı’yla Osmanlı Devleti sınır devleti olmuş oldu. Belgrad’ın uzun vadede Orta Avrupa için bir üs olması amacını benimseyen I. Süleyman’ın kısa vadede bir Macar seferi planı yoktu. Bununla beraber Sultan Süleyman’ın cülus haberini Macar Kralı II. Lajos’a ileten elçilerin hapse atılarak alıkonulması iki devlet arasındaki ilişkileri germişti. Ayrıca V. Karl’ın (Şarlken) “Kutsal Roma-Germen İmparatoru” unvanı için savaştığı ve esir aldığı Fransa Kralı I. François’in serbest bırakılması ve barış yoluna gidilmesi konusunda olumsuz tavırlar sergilemesi de Macar Krallığı’nın Osmanlı Devleti karşısındaki pozisyonunu teyit eder nitelikteydi. Çünkü annesi tarafından bir yardım mektubu aldığından ve Avrupa’da olası bir Hristiyan birliğini önlemesi açısından Osmanlı Devleti, Fransa Kralı I. François’in serbest bırakılması taraftarıydı. Bundan dolayı V. Karl ile akrabalık ilişkileri içerisinde bulunan Macar Krallığı ile Osmanlı Devleti savaşa girdi. Macaristan’ın Lehler ve Almanlar gibi güç sağlayabilecek müttefikleri Osmanlı ile barış anlaşmalarını yenilemişlerdi. Bundan dolayı bu unsurlar savaş alanına çekilemedi. Bunun yanında kendi içindeki bazı topluluklardan da destek sağlayamayan II. Lajos, savaşı hızlı şekilde bitirebilmek için Sultan Süleyman’ın başında bulunduğu merkez orduya doğru taarruza geçti. Osmanlı ordusu taarruz etmeyi planlarken kendisine saldırılınca hemen savunma planını uygulamaya soktu. Macar ordusu Osmanlı ordusunun savunmasını geçemedi ve Mohács ovasındaki savaşta II. Lajoş öldü, Macar Krallığı yıkıldı. (Mohaç Meydan Savaşı, 1526)

Mohaç Savaşı sonrası Macar Krallığı yıkıldıysa da topraklarının tamamı Osmanlı’ya kalmadı. Bu toprakların bir bölümü de akrabalık bağları sebebiyle Kutsal Roma-Germen İmparatoru V. Karl’ın yönetimi altındaki Avusturya topraklarına katılmıştı. Bu durum neticesinde Avusturya ve Osmanlı artık iyice karşı karşıya geldi. Mücadelenin başlangıcıyla beraber I. Süleyman Avusturya başkenti Viyana’yı kendine kızılelma seçmiş görünse de ana amacı Macar Krallığı’na başkentlik yapmış Budin şehrini elde tutmaktı. Avusturya üzerinde yapılan seferlerde Budin’in payitahta uzak olmasından dolayı Osmanlı ordusu İstanbul’a ulaşınca Budin yöneticisi Avusturya safına geçiyordu. Osmanlı ise Avusturya’ya karşı gözdağı ve bu toprak üzerindeki haklarından vazgeçmeyeceğinin mesajını vermek istediğinden Avusturya üzerine çeşitli seferlerde bulunmuştur. Her iki devletin de gözbebeği konumunda olan Budin şehrini elde tutmanın Macar Krallığı’nın başkentliğini yapmış olduğu için bir saygınlığı vardı. Aynı zamanda yerüstü ve yeraltı kaynakları olarak da oldukça bereketli bir konumda olması bu toprakları elde tutmak gerekliliğini artırıyordu.

1606 yılına kadar Osmanlı Devleti ve Avusturya arasındaki savaş ve çatışmalar çeşitli aralıklarla devam etse de bu tarihte imzalanan Zitvatorok (Zsitva Torok) Antlaşması’yla iki devlet arasında bir çatışmasızlık ve güç dengesi açısından eşitlenme meydana gelmiştir. Ayrıca Osmanlı padişahı Avusturya İmparatoru ile kâğıt üzerinde de olsa aynı düzeyde sayılmayı kabul etmiştir. (1533 İbrahim Paşa Antlaşması’yla beraber Osmanlı sadrazamının Avusturya imparatoruna denk sayılması maddesi ve bu alandaki Osmanlı üstünlüğü bozulmuş oluyordu.) Bu şekilde gelişen Osmanlı-Avusturya münasebetleri, 1699 yılında imzalanan ve Osmanlı’nın ciddi toprak kayıpları verdiği Karlofça Anlaşması’na kadar uzanmış ve bu antlaşmayla Macar topraklarının hemen hemen tamamı Avusturya kontrolüne girmiştir. Macarların Avusturya yönetiminden memnun gözükmemeleri ve çeşitli Macar millî ayaklanmalarıyla birlikte 1867’de Macarlar ve Avusturyalılar, “Avusturya-Macaristan İmparatorluğu” adı altında eşit şartlarda ikili bir devlet kurmuşlardır. Görüldüğü üzere sınırlar bazında ele alacak olursak 1520’li yıllara adeta geri dönülmüş ve Osmanlı’nın elinde yalnızca Orta Avrupa’nın başlangıcı sayılabilecek Belgrad şehri kalmıştı.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu olarak teşekkül eden yapının oluşumundan yaklaşık yarım yüzyıl kadar sonra Avrupa’nın siyasi haritasını ve demografik yapısını değiştirecek I. Dünya Savaşı patlak verdi. Arşidük Ferdinand’ın öldürülmesinin peşi sıra devletlerin birbirlerine savaş açması ve çatışmaların başlaması uzun sürmedi. Bu çatışmalardan önce savaşın başlayacağı tahmin edildiğinden çeşitli ittifaklar söz konusuydu. Osmanlı Devleti ilk olarak Birleşik Krallık ile bir müttefiklik anlaşması yapmak istediyse de bu reddedildi çünkü İngilizlerin Osmanlı toprakları çok önceleri planlanmış belirli amaçları vardı. Dolayısıyla toprakları üzerinde çeşitli tasarrufları bulunduğu için Osmanlı Devleti’yle aynı safta savaşa girmek fikrini benimsemediler. Bu olayların ışığında fiilî olarak Osmanlı’nın yönetiminde bulunan İttihat ve Terakki Fırkası’nın kimi yöneticilerinin de etkisiyle devlet, Almanya ile ilişkilerini daha da kuvvetlendirdi. Ardından I. Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti tarafsız pozisyonda girmiş olsa da Goben ve Breslau gemilerini kendi limanına alıp daha sonra Rus limanlarını bombalatmasıyla savaşın bir tarafına dahil olmuş oldu. Bu taraf ise Almanya’yla beraber Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun da bulunduğu taraftı. Yani dönemin şartları ve çıkar dengesi yaklaşık üç buçuk asır boyunca savaşmış iki imparatorluğu aynı paydada birleştirebilmişti.

Sonuç

“Barbar Türklerin” Orta Avrupa’daki ilerleyişlerinin önünü almak ve Türk tehlikesinin tüm Avrupa’yı kasıp kavurmasını engellemekle övünen Avusturya, o devre kadar tarihin gördüğü en büyük savaş olan I. Dünya Savaşı’nda neredeyse dört asırdır savaşmakta olduğu Osmanlı Devleti ile aynı safta bulundu. Bu ittifakın asıl sebepleri arasında Osmanlı-Almanya yakınlaşması ve bu devletlerin Sultan II. Abdülhamid devrinden beri yakın münasebetler içerisinde bulunuyor olması da sayılabilirse de birbirlerine düşman olarak adlandırılan iki devlet çıkar dengesini ve milletlerinin menfaatlerini olabildiğince korumak için bu meseleyi belki de hiç düşünmeyip aynı safta savaşa girebilmiştir. Bunun üzerine şunu söyleyebiliriz: devletlerin düşmanları yoktur; yalnızca dönemin çıkarlarının belirlediği siyasi politikaları vardır.

ONUR KARABAĞ
31.08.2019

REFERANSLAR

KEMAL BEYDİLLİ, "AVUSTURYA", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/avusturya#2-tarih (25.08.2019).

SEMAVİ EYİCE, "BUDİN", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/budin#2-budinde-turk-eserleri (25.08.2019).

FERİDUN EMECEN, "MOHAÇ MUHAREBESİ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mohac-muharebesi (25.08.2019).



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Otoriter Rejimlerin Demokratikleşmesi: Türkiye Örneği Üzerinden

GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde çok partili sisteme geçiş denemeleri yapılmasına rağmen bu girişimler dönemin şartlarından ötürü başarıya ulaşamamıştır. Türkiye, yirmi üç yıllık tek-parti iktidarının ardından demokrasiye geçmiş ve siyasal plüralizme erişmiştir. Bu politik geçiş, Türkiye’nin politik hayatı ve demokratikleşme tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Dönemin uluslararası koşulları ve iç politikada cereyan eden gelişmeler çok partili sisteme geçilmesinde etkili olmuştur. Bu araştırma projesinde, Türkiye’nin otoriter tek parti rejiminden demokratik çok partili sisteme geçişini etkileyen iç ve dış faktörler incelenecektir. Sözü edilen iç ve dış faktörler birbirinden bağımsız olmamakla beraber birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler. Bu faktörlerin incelenmesi, Türkiye’de demokrasinin oluşumunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir.

Batı Avrupa'da Yeni Bir Dünya Savaşının Hazırlıkları: İttifakların Genel Durumları

BATI AVRUPA’DA YENİ BİR DÜNYA SAVAŞININ HAZIRLIKLARI: İTTİFAKLARIN OLUŞUM SÜRECİ

Özet

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmemişken Avrupa yine bir dünya savaşı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler ve İtalya’da iktidara gelen Benito Mussolini’nin yayılmacı politikaları ile beraber Faşizm ideolojisi de Avrupa’da yayılmaya başladı. İtalya’nın Arnavutluk, Almanya’nın ise Çekoslovakya ve Avusturya’yı topraklarına katması bir tehlike olarak görüldüyse de somut bir adım atılmamıştı. Bu şekilde hayat sahası idealini gerçekleştirmek isteyen Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası’yla, Roma İmparatorluğu düşleri kuran Mussolini yönetimindeki İtalya, ideolojilerinin de yakın olması dolayısıyla yakınlaştılar. Bu yazıda, Avrupa’daki bu yakınlaşmanın etkilerini ve diğer ittifakları ele alacağız.

Anahtar Kelimeler: II. Dünya Savaşı, Almanya, İtalya, Fransa, Birleşik Krallık.

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek
Özet Her seçim tecrübesi yaşadığımızda meydanlara inen siyasilerin, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için muhtelif vaatler verdiklerine tanık oluyoruz. Özellikle siyasiler çıkarlarına ulaşmak için ekonomik vaatleriyle seçmenleri etkilemeye çalışmaktadır. Tabii olarak iktidara ulaşan siyasiler, mevcut oy potansiyelini korumak, arttırmak ve siyasi çıkarlarını maksimize etmek adına ekonomik vaatlerini icra ederler. Ancak bu ekonomik vaatlerin, ekonomi politikasına ve mevcut ekonomi durumuna olumlu veya olumsuz etkileri olmaktadır. İşte bu makalede siyasilerin ekonomik vaatlerinin ekonomi politikasına göre etkileri tartışılarak, İran İslam Cumhuriyeti üzerinden örneklendirmeye çalışılacaktır.

Giriş Seçim tecrübesi yaşadığımızda çeşitli medya araçlarından gördüğümüz üzere siyasi figürler, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için seçmenleri etkilem…