Ana içeriğe atla

Truman Doktrini'nin Türk Dış Politikasına Etkileri


TRUMAN DOKTRİNİ’NİN TÜRK DIŞ POLİTİKASINA ETKİLERİ
Türkiye, ilk olarak Osmanlı Devleti döneminde uyguladığı egemen güçler arasında denge politikasını Atatürk döneminde de sürdürmüştür. Dış politikada istikrar ve güvenliğini ön planda tutmuş ve bu doğrultuda milletlerarası ilişkilerini yürütmüştür. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmayarak kendisini tüm dünyayı etkileyen bu yıkıcı süreçten korumaya çalışmıştır. Türk hükümeti, denge politikası kapsamında savaşın tarafları ile iş birliğini sürdürerek toprak bütünlüğünü korumayı amaçlamıştır. Burada, Mustafa Kemal Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine bağlı kalarak, güç merkezleri arasında denge kurma eğiliminde olan bir Türkiye görüyoruz. Savaş sonrası oluşan iki kutuplu dünya düzeni ve üzerindeki baskılar, Türkiye’yi bir taraf seçmeye itmiştir. Türkiye üzerindeki Sovyet tehdidine karşı koyarak ABD ile yakın ilişkiler kurmaya yönelmiştir. ABD tarafından ilan edilen Truman Doktrini, Türkiye açısından bir çıkış noktası olarak görülmüştür. ABD dış politikasında köklü bir değişiklik yaratan doktrin, Türkiye’nin iç ve dış politikasını doğrudan etkilemiştir. Doktrinin en büyük etkisi Türk dış politikasında gözlemlenmiştir.
Truman Doktrini’nin ilân edilmesiyle birlikte Türkiye’nin dış politikasının ana amacı batıyla yakın ilişkiler kurmak olmuştur. Türkiye, bu amacı gerçekleştirmek için batı devletleri tarafından oluşturulan uluslararası kuruluş ve organizasyonların tarafı olmaya çalışmıştır. Türkiye, Truman Doktrini’nin açıklanmasıyla batıya yönelerek Türk Kurtuluş Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında yürüttüğü denge politikasını sonlandırmıştır.
Türkiye ve ABD arasında yapılan yardım anlaşmaları, yeni dünyanın egemen gücüne ayrıcalıklar sağlayarak, Türkiye’nin ABD politikalarından etkilenmesine sebebiyet vermiştir. Bu doğrultuda Türkiye’nin dış politikası da ABD’nin çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir. ABD yanlısı dış politikanın somut yansımaları özellikle Birleşmiş Milletler toplantılarında kendisini göstermiştir. Türkiye bu toplantılarda çoğunlukla ABD ile aynı oy tercihlerini kullanmıştır. 

1. Türk Dış Politikasındaki İlk Belirgin Değişim: Filistin Meselesi
Filistin konusu Türk dış politikasının dönüşüme uğradığını gösteren en önemli gelişmedir. Yüzünü batıya çevirmeden ve ABD etkisi altına girmeden önce Filistin’de bağımsız bir Arap devleti kurulmasını daima desteleyen Türkiye, bu tavrını değiştirerek Birleşmiş Milletler Konferasları’nda Filistin’e olan desteğini çekmiştir.
Türkiye, Filistin’e yönelik destekleyici tutumunda sürekliliği sağlayamamıştır. İsrail’in 14 Mayıs 1948 tarihinde kuruluşunun ardından tarafsız bir politika yürütmüş olsa da 28 Mart 1949’da İsrail devletini tanıyan ilk devletlerden birisi olmuştur. Bu gelişmelerin akabinde Türkiye, sınırlarındaki Musevilerin İsrail’e göçünü onaylamış ve Filistin topraklarında Yahudi nüfusunun artmasını sağlamıştır. Türkiye’nin dış politika ve eylemlerindeki değişim Arap devletleri ile ilişkilerinin bozulmasına sebep olmuştur (Erhan, 2003: 537).  Truman Doktrini ile birlikte ABD tesiri altına girilmesi, Türk dış politikasının dönüşüme uğradığını göstermektedir. Türkiye batı ile ilişkilerini geliştirmek için İsrail’i tanımış ve diplomatik ilişkiler kurmuştur.
Türkiye’nin dış politikasındaki değişim sadece Filistin ve İsrail özelinde olmamıştır. Asya Devletleri Konferansına katılım davetini de “Asya devleti değil Avrupa devleti ya da Asyalı değil Avrupalı” olduğunu ileri sürerek reddetmiştir.

2. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Türkiye

NATO’nun Kurulması
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Truman Doktrini ile ABD, Sovyet emperyalizminin karşısında duracağını ortaya koyarken, Avrupa’da ise Fransa ve İngiltere, Dunkirk Antlaşması’nı imzalayarak Almanya’ya karşı askeri birliktelik oluşturacaklarını ortaya koymuşlardır. Bu antlaşmadan Fransa, İngiltere, Luxembourg ve Belçika 17 Mart 1948’de Bruxelles Antlaşması’nı imzalamalarının akabinde Eylül 1948’de Sovyet emperyalizmine karşı Batı Birliği Savunma Örgütü (Western Union Defense Organization) adlı bir askeri örgüt kurdular (Oran, 2016: 543). Dunkirk Antlaşması ile dışarıya gösterilen amaç Almanya’nın silahsızlanmasının sağlanması iken antlaşmanın gerçek amacının bu şekilde olmadığı açıktır. Antlaşmanın amacı Sovyetler Birliği’nden gelebilecek her türlü tehlikeye karşı koyulmasıydı. Çünkü Almanya’nın işgal altında olması İngiltere ve Fransa açısından tehdit oluşturuyordu.
Savaşın yıkıcı etkilerini aşmaya çalışan Avrupa devletlerinin kurdukları askeri ya da savunma örgütünün Sovyetler Birliği açısından çok büyük bir caydırıcılığı yoktu. Monroe Doktrini’nin Avrupa devletlerince kurulan ittifaklara katılımı reddetmesi, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı askeri bir organizasyona girmesi konusunda engel teşkil ediyordu.
Senatör Vanderberg oluşturduğu yasa tasarısında Dışişleri Bakanlığı’nın da fikrini almış ve bu doğrultuda ABD’nin milli güvenliğini tehdit eden bir durumda kendi güvenliğini tesis etmesi ve barışı sağlamaya yardımcı olmasını öngören BM anlaşmasının 51. maddesi 11 Haziran 1948’de Amerikan senatosu tarafından onaylanmıştır. Amerikan Senatosu tarafından verilen bu karar, ABD’nin Avrupa’yı kapsayacak bir savunma organizasyonun tarafı olmasının önünü açmıştır. Bu gelişmeler doğrultusunda Bruxelles Antlaşması’nın taraflarıyla birlikte ABD, Danimarka, Norveç, Kanada, İtalya, İspanya, Portekiz ve İzlanda 4 Nisan 1929 tarihinde NATO’yu kuran Kuzey Atlantik Antlaşmasını (North Atlantic Treaty) imzaladılar. (Oran, 2016: 543). Sovyet emperyalizmine karşı içerisinde ABD’nin de yer aldığı bir organizasyon Sovyetler Birliği açısından dikkate alınması gereken bir durumdu. Bu noktada ABD’nin NATO hamlesine karşı Sovyetler Birliği, Varşova Paktı ile karşılık vermiştir. 

NATO Israrının Nedenleri
Türkiye’nin ABD komutasında kurulan NATO’ya üye olma konusunda ısrarının, girişimlerinin ve arzusunun birden fazla nedeni vardır. Sovyetler Birliği’nin 1945 yılında Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nı feshi ve bu doğrultudaki istekleri Türkiye’yi oldukça tedirgin etmişti. Mevcut Sovyet baskısında kurtulmak isteyen Türkiye, Truman Doktrini ve Marshall Planı yardımıyla ABD ile ilişkilerini geliştirerek bu tehditler karşısında rahat bir nefes almıştır. Türk hükümeti Türkiye’nin, böyle bir güvenlik organizasyonuna katılarak hep toprak bütünlüğünü koruyacağının hem de batı ile iyi ilişkiler kurabileceğini biliyordu.
Ayrıca Türkiye, NATO’nun dışında kaldığı taktirde yeni yardımlar elde edemeyeceği gibi mevcut yardımlarını da kaybetme riskiyle karşı karşıyaydı. Dolayısıyla askeri ve ekonomik yardımların kaybedilmesi Türkiye için büyük bir kayıptı. 
NATO üyeliğinde ısrarcı olunmasının bir diğer sebebi ise kamuoyundan gelen baskılardır. 1946 yılında çok partili hayata geçerek Türk siyasal hayatı ve demokratikleşme tarihi açısından bir dönüm noktasını yaşayan Türkiye’nin demokrasiyi konsolide edebilmesi için Avrupa’nın önde gelen demokrasilerini bünyesinde barındıran NATO’nun bir parçası olması gerektiği yönünde bir görüş hakimdi. Kamuoyunda Türkiye’nin bu organizasyonda yer almaması durumunda demokrasi tecrübesinin hüsranla sonuçlanacağı endişesi mevcuttu.

Türkiye’nin NATO’ya Üyeliği
Türkiye’nin batı yanlısı politikası açısından NATO üyeliği büyük bir önem arz ediyordu. ABD önderliğindeki bir ittifakta Türkiye’nin yer almaması düşünülemezdi. Türkiye, Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının son yılında NATO üyeliğine başvurmasına rağmen herhangi bir sonuç elde edememiştir. 1950 seçimleri ile iktidara gelen Demokrat Parti, ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek amacıyla batı ile ilişkileri çok daha ileri bir boyuta taşımıştır. Aynı yıl içerisinde Kore Savaşı’nın patlak vermesi Türkiye’nin NATO’ya girişini hızlandıran önemli bir etken olmuştur.
Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, 29 Haziran 1950’de BM Genel Sekreterine göndermiş ve Türk kuvvetlerinin Kore’deki BM birliklerine destek olacaklarını belirtmiştir. (Gerger, 2017: 538). TBMM ya da muhalefetin görüşü alınmadan 25 Temmuz 1950’de Türkiye’nin Kore’ye 4500 asker göndereceği açıklandı (Oran, 2016: 545). Muhalefet cephesi bu karara tepki göstererek bunu anayasa ihlali olarak değerlendirmişlerdir. Muhalefetten gelen tepkiler hükümetin kararını etkilememiştir çünkü iktidar partisi Kore Savaşı’nı NATO üyeliği açısından değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görüyorlardı. NATO üyeliği idealini devralan Demokrat Parti iktidarının, Ağustos 1950’de yapmış olduğu üyelik başvurusu da kabul edilmemiştir.
Türkiye, biri Cumhuriyet Halk Partisi biri ise Demokrat Parti döneminde olmak üzere iki defa NATO üyeliğine başvurmuş ancak bu çabalarından bir sonuç alamamıştır. ABD, Doğu Akdeniz’in güvenliğini sağlamak amacıyla Yunanistan ve Türkiye’yi kapsayan bir “Akdeniz Paktı” oluşturma düşüncesindeydi. Ayrıca bu pakta ek olarak İngiltere, İtalya ve Mısır’ın da katılması istenmiştir. Türkiye ise Akdeniz Paktına katılma düşüncesine sıcak bakmamakla beraber bu paktın sorunsuz bir şekilde işleyebilmesi ihtimalini son derece düşük görüyordu. Bunun sebeplerine bakacak olursak ilk olarak İngiltere ve Mısır’ın aynı oluşumda yer alması pek mümkün değildir, bunu da Mısır’ın İngiliz sömürgesi olmasına bağlayabiliriz. İkincisi ise Mısır’ın, Arap devletleriyle bir konsensüs sağlamadan bu tür bir organizasyona katılma ihtimalinin düşük olmasıydı. Son olarak Arap – İsrail savaşları da Doğu Akdeniz’i kontrol edecek bir paktın önündeki bir engeldir. Tüm bunlar göz önüne alındığında Türkiye’nin bu pakta sıcak bakmama konusunda haksız olmadığı görülmektedir. 
15 Mayıs 1951’de Yunanistan ve Türkiye’nin NATO’ya alınmasını ortaklarına öneren ABD, bu iki ülkenin üyelikleri konusunda ısrarcı olmuştur (Oran, 2016: 549). Türkiye açısından değerlendirmemiz gerekirse ABD’nin bu ısrarının sebebi, Türkiye’nin NATO üyeliği için çok hevesli olması ve iki kez kabul edilmemesine rağmen ısrarını sürdürmesi değildi. Yugoslavya’nın Kominform’da yaşanan anlaşmazlıklar ve fikir ayrılıkları sebebiyle çıkarılarak Sovyet emperyalizmi için bir hedefe dönüşmesi Avrupa’nın güneyi için bir tehdit oluşturuyordu. Bundan dolayı ABD bölgenin güvenliği için Türkiye ve Yunanistan’ın NATO üyeliğine kabul edilmesini istemektedir. Ayrıca Türkiye, hem Orta Doğu petrol bölgesi için hem de Balkanlar üzerindeki NATO tesiri için stratejik bir konuma sahipti. Türk kuvvetlerinin Kore Savaşı’nda kendilerine verilen zorlu görevleri eksiksiz olarak yerine getirmesi Türkiye’nin üyelik açısından elini güçlendirmiştir.
NATO ülkeleri Türkiye ve Yunanistan’ın üyelikleri hususunda tam konsensüs sağlayamamışlardır, ABD ile aksi yönde düşünceye sahip ülkeler mevcuttu. İtalya, Fransa, Hollanda ve Luxembourg bu iki ülkenin NATO’ya kabulüne sıcak bakarken İngiltere ise bu ülkelerle aynı noktada değildi. İngiltere’nin bu üyeliğe sıcak bakmamasının sebebi Orta Doğu’daki çıkarlarında yatıyordu. Çünkü İngiltere, Türkiye’nin Orta Doğu’nun müdafaasında etkin olmasını istiyordu. İngiltere’nin Türkiye’yi kendi menfaatlerini gerçekleştirme yolunda bir araç olarak gördüğünü söyleyebiliriz. İngiltere’nin Türkiye ve Orta Doğu konusundaki bütün baskıları rağmen ABD, Türkiye’nin NATO ortakları arasına katılmasının gerekli olduğu görüşünde kararlıydı. 
İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın üyelikleri konusunda İtalya, Fransa, Hollanda ve Luxembourg’un sağladığı konsensüsü aşamayacağını anlamış ve bu doğrultuda yeni üyelere farklı bir statü verilmesini teklif etmiştir. BM Güvenlik Konseyinin sürekli ve geçici üyelerinin bulunmasından hareket ederek böyle bir isteği gündeme getirmiştir. Türkiye’nin yoğun itirazları ve ABD’nin girişimleriyle bu istek gerçeklememiştir (Oran, 2016: 550).
16 – 21 Eylül 1951 tarihinde gerçekleştirilen NATO Bakanlar Konseyi toplantısında Türkiye ve Yunanistan’ın ittifaka çağrılması kararı alınmıştır. Bu kararın ardından NATO’nun hangi komutanlığına bağlanacakları problemi gündeme gelmiştir.  Bu doğrultuda İngiltere, Türkiye’nin yeni kurulacak Orta Doğu Komutanlığı (Middle East Command) bünyesine dahil olmasını önermiştir. Bu komutanlığa Mısır’ın da katılarak bölgenin etkili şekilde savunulmasında rol üstlenecekti. İngiltere’nin bu fikri dışında bu iki ülkenin Balkan veya Ege Komutanlığı adıyla oluşturulacak yeni bir birime bağlanması düşüncesi sunuldu. Toplantıdan bu iki ülkenin kara kuvvetlerinin NATO’ya ait olan Güven Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na, deniz kuvvetlerinin ise İngiltere’nin önerdiği Orta Doğu Komutanlığına bağlanmasına karar verildi (Oran, 2016: 550). Alınan kararlara rağmen İngiltere’nin büyük çaba sarf ettiği Orta Doğu Komutanlığı ideali gerçekleştirilememiştir. Bu sonuçta Türkiye ve Mısır’ın projeye olumsuz yaklaşımları etkili olmuştur.
Türkiye ve Yunanistan 18 Şubat 1952’de NATO’ya katıldılar (Armaoğlu, 2018: 342). Türkiye NATO’ya katılarak Truman Doktrini ile başlattığı batı yanlısı tutumunu uluslararası bir ittifak oluşumu içerisinde sürdüreceğini ortaya koymuştur.

Türkiye’nin NATO Üyeliğine Karşı Sovyetler Birliği’nin Tutumu
Türkiye’nin NATO üyesi olmasını kendisine yönelik karşı bir girişim olarak algılamış ve bu doğrultuda Türkiye’ye sert bir nota vermiştir. Verilen notada,
“Türk Hükümetinin memleketini, Sovyetler Birliği’ne aleyhinde hareket eden Batı blokunun saldırgan emellerinin bir parçası yapmış, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki münasebetlere hiç şüphesiz ciddi zararlar verecektir. Dolayısıyla bu politikanın sonuçlarından doğacak sorumluluk da tepeden tırnağa Türk Hükümeti’ne ait olacaktır” (Armaoğlu, 1986: 571).
Türkiye, Sovyetler Birliği’nin en yoğun baskısına maruz kaldığı dönemde bile notalarına boyun eğmemiş ve Sovyet emperyalizmine ve ideolojisine karşı direnişini sürdürmüştür. Türkiye, müttefiki ABD’nin destekleri ve bu ortaklığın vermiş olduğu rahatlıkla kendi amaçları doğrultusunda bölgesel organizasyonlara yönelmiştir. ABD’nin desteğiyle, 25 Şubat 1953’te Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Balkan Paktı kurulmuştur. Bu pakt, 9 Ağustos 1954’te üç devlet arasında imzalanan “İttifak, Siyasal İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” ile ittifak niteliği kazanmıştır. (Fırat, 2001: 576-614). Ortak güvenlik hedefini gerçekleştirmek amacıyla kurulan ittifak geçerliliğini koruyamamıştır. 1955 yılında Irak ile karşılıklı işbirliği antlaşması imzalanmasıyla birlikte Pakistan, İran ve İngiltere’nin de katıldığı Bağdat Paktı’nı doğmuştur (Fırat, 2001: 576-614). Bağdat Paktı başlangıçta büyük destek görmesine rağmen Balkan Paktı gibi kalıcı olamamıştır. 
 Burada ABD’nin Türkiye açısından önemli bir güvence olduğunu söylememiz mümkündür. Türkiye’nin güçlü müttefikinin desteği sayesinde yeni ortaklıklar kurmaya yönelmesi. Sovyetler Birliği’nden gelen nota ve tepkilere verilmiş bir cevap niteliğindedir.  
   
 3. Amerikan Askeri ve Ekonomik Yardımları
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından hızla gelişen ki merkezli düzende ABD ile SSCB çıkarları doğrultusunda dünya siyasetine yön vermek ve ortaklarını genişletmek amacıyla bloklarına katmak istedikleri ülkelere çeşitli yardımlar yaptılar. Söz konusu yardımlar ekonomik, asker, teknik-teknolojik, sosyal yardımlar şeklinde olmak üzere gerek ikili anlaşmalar yoluyla gerekse direkt ihtiyaç sahibi ülkelere iletildi. 
Siyasal amaçlarına ulaşmak ve Sovyetler Birliği’nin ideolojik yayılmacılığını durdurmak için ABD çeşitli ülkelere iktisadi yardım yapma kararı almıştır. Kore Savaşı ile birlikte Türkiye, Pakistan, Ürdün, Güney Kore, Formoza’ya yapılan bu yardımlar iktisadi yönlerinden ziyade siyasal ve askeri fonksiyonlar kazandılar (Oran, 2016: 551). Yapılar yardımlar Kore Savaşı’nın sona ermesiyle kesilmemiştir. ABD askeri yardımlara devam etmekle birlikte iktisadi yardımların tutarlarını yükseltmeye gayret etmiştir. Burada ABD’nin asıl amacı, gönderdiği çeşitli yardımlar aracılığıyla yardımı alan ülkelerin komünist bloka kaymalarını engellemektir. ABD dünyanın mevcut ekonomik koşullarının bir an önce iyileştirilmesi gerektiğinin farkındaydı. Küresel düzeydeki gelir dağılımlarındaki dengesizlik ABD’nin çıkarlarının ve sisteminin tıkanmasına sebep olabilirdi. Çünkü dönemin bir diğer gücü SSCB’nin empoze etmeye çalıştığı Marksist fikir yapısı, proletaryayı devrime yönlendirerek temelleri yeni atılmış genç burjuvaziyi ortadan kaldırabilirdi. Dolayısıyla ABD iktisadi, siyasi, askeri ve sosyal (özellikle iktisadi ve siyasi) gidişatı değiştirerek kendi sistemini kurtarma arzusu bu yardımların temel sebebidir.

Türkiye’ye Yapılan Yardımların Nedenleri
Türkiye’nin Truman Doktrini’nin açıklanmasıyla birlikte almaya başladığı askeri ve iktisadi alandaki Amerikan yardımları, NATO üyeliğinin ardından artmaya devam etmiştir. ABD, Türkiye’yi herhangi bir potansiyel Sovyet saldırısından korumak istiyordu. Türkiye’nin muhtemel saldırılara karşı koyamaması durumunda Sovyetler Birliği bölgedeki ideolojik ve politik amaçlarına rahatlıkla erişebilirdi. Yardımlar genel olarak Türk ordusunun modernleşmesi ve ülke ekonomisinin rahatlatılması doğrultusunda kullanılmıştır. Yardımların bir diğer nedeni ABD’nin Türkiye sınırları içerisinde askeri üs kurmak istemesidir. Bu doğrultuda ABD’nin ileride kurulacak üsleri kullanmak ve kontrol etmek amacıyla yardımları kesmediğini söyleyebiliriz. Bu üslerden İncirlik Üssü ilk olması sebebiyle öncelikli olarak akıllara gelmektedir. Son olarak ise Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasının, ekonomisinin gelişmesi ve siyasal istikrarın sağlanması gerek ABD’nin gerekse NATO bünyesindeki ortaklarının çıkarlarına uygundu.

Yardımların Detayları
1949 – 1953 yılları arasında Türkiye’ye 225.100.000 dolar tutarında Amerikan ekonomik yardımı yapıldı. Aynı zaman içerisinde askeri yardımlara ayrılan tutar 307.700.000 dolar idi. 1954 – 1962 yılları arasında ise bu yardımlar sırasıyla 867.500.000 ve 1.550.000.000 dolardır. Bu dönemde 1.550.000.000 dolar tutarındaki askerî yardım Türkiye’ye ulaştırıldı (Oran, 2016: 553).  Marshall Planının uygulandığı dönemde Türkiye’ye daha çok borç verilmiştir. 1952 sonrası dönemde Türkiye’deki ekonomik koşullar göz önüne alınarak Amerikan yardımlarının büyük çoğunluğu hibeye dönmüştür. Alınan bu hibeler ilk etapta Amerikalı uzmanların yönlendirdiği alanlara yatırım yapılması için kullanılmıştır. 1954’ten sonra direkt ithal malların finansmanına ayrıldı. Yine 1954 sonrasında hibeler nakdi yardım olmaktan çıktı. ABD ihtiyaç fazlası tarımsal üretimini hibe yardımı adı altında Türkiye’ye göndermeye başladı. 1952- 1958 döneminde ise borçlar yüzde 2,5 ile yüzde 4 arasında değişen faizlerle 35-40 yıl vadeli olarak verildi. 1958’de büyük oranda azalan Amerikan kredi yardımları, 1963’te tekrar başlayacaktır (Oran, 2016: 553).
Yapılan yardımlar Türkiye’nin gereksinim duyduğu alanlar yerine ABD’nin uygun gördüğü alanlarda kullanılmıştır. Yapılan yardımlar genel olarak tarımda makineleşme ve yol yapılması amacıyla kullanılmıştır. Söz konusu yardımlar Türk ekonomisine kısa süreli nefes aldırtmaktan öteye gitmemekle beraber, Türkiye’ye tarım ülkesi misyonu yüklemiştir. Bu misyon doğrultusunda Türkiye hiçbir alanda kendi teknolojisini üretememiş ve ABD’ye muhtaç olarak onun tesiri altına girmiştir

SONUÇ
İkinci Dünya Savaşı döneminde yoğun dış baskılara karşı Türkiye, savaş dışı kalma amacına ulaşmıştır. Fiilen savaşta yer almamakla birlikte, savaşın son dönemlerinde kendi çıkarları doğrultusunda göstermelik bir savaş ilanında bulunmuştur. Savaş sonrası dönemde Sovyetler Birliği ile ilişkilerin bozulması sebebiyle Türkiye, Sovyet emperyalizmi için açık bir hedef haline gelmiştir. Batılı ülkelerin Sovyetler Birliği ile ilişkileri kesmediği süre zarfında uluslararası alanda yalnızlık sürecine girmiştir. Bu süreçten ABD ile başlayan temaslar ve gelişen ilişkiler doğrultusunda çıkabilmiştir.
Türkiye, kendisini Sovyet tehdidinden korumak amacıyla yüzünü batıya çevirmiş ve ABD’yi bir kurtarıcı olarak görmüştür. 12 Mart 1947’de açıklanan Truman Doktrini ile Türkiye, ABD merkezli siyasetin kontrolüne girmiştir. Doktrinin öngördüğü askeri yardımların Türkiye’ye ulaşmasından itibaren Türk hükümeti, kendilerini ABD’nin Ortadoğu’daki temsilcileri ve ortakları olarak görmüş ve karşılıklı yardımlaşma sürecine geçildiğini varsaymışlardır. Ancak olaylar Türk hükümetinin düşündüğü şekilde ilerlememiştir.
ABD’den alınan askeri malzeme ve yardımlar ile Türk ordusu ABD ekipmanlarıyla donatılmıştır. Hatta yedek parça ve yan teçhizat açısından ABD’ye bağımlı hale gelinmiştir. Bu durum Türkiye’nin savunma sanayisine yatırım yapmasını, kendi askeri teçhizat ve malzemelerini üretmesini engelleyerek Türkiye’yi ABD’ye bağımlı hale getirmiştir.
Truman Doktrini’nin bir sonucu olarak ortaya çıkan Marshall Planı doğrultusunda yapılan yardımlarda Türkiye’nin, Batı Avrupa’nın kalkınmasında “yardımcı güç” olarak yer alması sağlanmıştır.  Türkiye’nin sanayi yerine tarım alanında kalkınmayı ana hedefi haline getirmesi sağlanmıştır. Uzun vadeli gereksinimler düşünülmeden uygulanan kısa vadeli kalkınma planları, ekonomik bunalımları beraberinde getirmiştir. Marshall Planı kapsamında Avrupa’nın sanayileşmesi hedeflenirken Türkiye’ye tarım ülkesi rolü biçilmiştir. Dolayısıyla sanayisini geliştiremeyen Türkiye, her alanda ABD ve batıya bağımlı hale gelmiştir. ABD yardımlarla Türkiye’yi sindirerek kendi çıkarlarının bir aracı haline getirmiştir. Türkiye’nin ABD güdümlü siyasete girmesi Truman Doktrini ile başlamış ve günümüze kadar etkileri uzanan sonuçlar doğurmuştur. 
Truman Doktrini, Türkiye’nin iç ve dış politikasını doğrudan etkilemiştir. Ancak en fazla dönüşüme uğrayan alan Türk dış politikası olmuştur. Türk dış politikasında alınan kararlar, ABD’nin kabul edebileceği doğrultuda alınmaya çalışılmıştır.
Truman Doktrini, Türk dış politikasını derinden etkileyerek dönüşüme uğratmış ve etkileri günümüze kadar gelen sonuçlar doğurmuştur.

K. Doğukan TAŞDEMİR
07.08.2019
KAYNAKÇA
Akşin, S. (2017).  Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.
Aras, A. (2007). Amerikan Belgelerinde II.Dünya Savaşı Sonrası Türkiye(1945-1950). Ankara: Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi.
Armaoğlu, F. (2018). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). İstanbul: Kronik Kitap.
Armaoğlu, F. (2017). Türk-Amerikan İlişkileri 1919-1997. İstanbul: Kronik Kitap.
Armaoğlu F.  (1986). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Armaoğlu, F. (1950). Sovyet – Amerikan Münasebetlerinin Üç Yılı 1945-1948. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 5(1), 436.
Bostanoğlu, B. (2008). Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası. İstanbul: İmge Kitabevi.
Erhan Ç. (2003). Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar. O. Baskın. (ed). İstanbul: İletişim Yayınları.
Fırat M. (2001). Yunanistan’la İlişkiler,” Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar. O. Baskın (der). İstanbul: İletişim Yayınları.
Foreign Relations of the United States, (1947). Near East and Africa. Yunanistan ve Türkiye’ye yardım koordinatörü McGhee’nin 30 Aralık 1947’de Senatör Knowland’a gönderdiği mektup.
Gönlübol, M. (1982). Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1973. Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları.
Gültekin, M. (2018). Türkiye-ABD İlişkilerinin Psikoloji. İstanbul: Pınar Yayınları.
Karakaş, N. (2013). Türk-Amerikan Siyasi İlişkileri (1939-1952). Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi.
Oran, B. (2016). Türk Dış Politikası (1919-1980). İstanbul: İletişim Yayınları.
Sander, O. (2016). Türk-Amerikan İlişkileri 1947-1964. İstanbul: İmge Kitabevi.
Uçarol, R. (1996).  Siyasi Tarih (1789-1994). İstanbul: Filiz Kitabevi.
Uslu, N. (2000).  Türk Amerikan İlişkileri. Ankara: 21. Yüzyıl Yayınları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Otoriter Rejimlerin Demokratikleşmesi: Türkiye Örneği Üzerinden

GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde çok partili sisteme geçiş denemeleri yapılmasına rağmen bu girişimler dönemin şartlarından ötürü başarıya ulaşamamıştır. Türkiye, yirmi üç yıllık tek-parti iktidarının ardından demokrasiye geçmiş ve siyasal plüralizme erişmiştir. Bu politik geçiş, Türkiye’nin politik hayatı ve demokratikleşme tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Dönemin uluslararası koşulları ve iç politikada cereyan eden gelişmeler çok partili sisteme geçilmesinde etkili olmuştur. Bu araştırma projesinde, Türkiye’nin otoriter tek parti rejiminden demokratik çok partili sisteme geçişini etkileyen iç ve dış faktörler incelenecektir. Sözü edilen iç ve dış faktörler birbirinden bağımsız olmamakla beraber birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler. Bu faktörlerin incelenmesi, Türkiye’de demokrasinin oluşumunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir.

Batı Avrupa'da Yeni Bir Dünya Savaşının Hazırlıkları: İttifakların Genel Durumları

BATI AVRUPA’DA YENİ BİR DÜNYA SAVAŞININ HAZIRLIKLARI: İTTİFAKLARIN OLUŞUM SÜRECİ

Özet

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmemişken Avrupa yine bir dünya savaşı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler ve İtalya’da iktidara gelen Benito Mussolini’nin yayılmacı politikaları ile beraber Faşizm ideolojisi de Avrupa’da yayılmaya başladı. İtalya’nın Arnavutluk, Almanya’nın ise Çekoslovakya ve Avusturya’yı topraklarına katması bir tehlike olarak görüldüyse de somut bir adım atılmamıştı. Bu şekilde hayat sahası idealini gerçekleştirmek isteyen Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası’yla, Roma İmparatorluğu düşleri kuran Mussolini yönetimindeki İtalya, ideolojilerinin de yakın olması dolayısıyla yakınlaştılar. Bu yazıda, Avrupa’daki bu yakınlaşmanın etkilerini ve diğer ittifakları ele alacağız.

Anahtar Kelimeler: II. Dünya Savaşı, Almanya, İtalya, Fransa, Birleşik Krallık.

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek

Siyasilerin Popülist Ekonomik Vaatleri: Ekonomi Politikasına Etkileri ve İran İslam Cumhuriyeti’nden Örnek
Özet Her seçim tecrübesi yaşadığımızda meydanlara inen siyasilerin, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için muhtelif vaatler verdiklerine tanık oluyoruz. Özellikle siyasiler çıkarlarına ulaşmak için ekonomik vaatleriyle seçmenleri etkilemeye çalışmaktadır. Tabii olarak iktidara ulaşan siyasiler, mevcut oy potansiyelini korumak, arttırmak ve siyasi çıkarlarını maksimize etmek adına ekonomik vaatlerini icra ederler. Ancak bu ekonomik vaatlerin, ekonomi politikasına ve mevcut ekonomi durumuna olumlu veya olumsuz etkileri olmaktadır. İşte bu makalede siyasilerin ekonomik vaatlerinin ekonomi politikasına göre etkileri tartışılarak, İran İslam Cumhuriyeti üzerinden örneklendirmeye çalışılacaktır.

Giriş Seçim tecrübesi yaşadığımızda çeşitli medya araçlarından gördüğümüz üzere siyasi figürler, siyasi çıkarlarını maksimize etmek ve iktidara ulaşmak için seçmenleri etkilem…